Eski Fotoğraflar

Guncel, Denemeler No Comments »

Yorgun, ağlamaktan gözleri şişmiş bir halde geldiği, çocukluğunun geçtiği evde, evin eşyalarına bakarken, bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşündü kadın.
Acımasızca ilerliyordu yıllar. Çocukluğu, genç kızlığı çoktan geride kalmıştı.
Aralarında çok fazla yaş farkı olmayan ikisi kız, biri erkek üç kardeştiler ve hepsi çoktan çoluk çocuğa karışmışlardı.
O gün hepsinin hayatlarında bir dönüm noktası yaşanıyordu; zaman durmuştu.

İçerideki kalabalığın hiçbir önemi yoktu gözünde, uğultu gibi geliyordu tüm sesler.
Acısı o kadar büyüktü ki konuşulanları bile anlayacak halde değildi.
Kalabalık ortasında tek başınaydı, suskundu.
Gözlerinden sessiz sessiz akan yaşlar, konuşmasına da engel oluyordu. Konuşmak da gelmiyordu zaten içinden.

Derken dua başladı.
Duayı okuyan hocanın davudi ses tonu biraz içini ferahlatıyordu hepsi o kadar. Bu dualar annesi içindi.
Sonunda bitti dua. Herkes yanına geldi, başsağlığı dileklerini kabul etti, taziyeye gelenler yavaş yavaş gitmeye başladılar. Şimdi çocukluğunun geçtiği evde anıları ile baş başaydı.

Birkaç yıl önce başlamıştı annesinin hastalıkları. Rutin doktor kontrolleri, düzenli ölçülen şeker ve tansiyonlar başlangıçta yaşam kalitesini arttırmayı sağlıyordu. Zaman geçtikçe daha da ilerledi şikayetleri annesinin.
Üç kardeş, hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar anneleri için.

Her ne yapılırsa yapılsın, o kaçınılmaz son onların da başına gelmişti işte. Artık yoktu annesi.
Cenaze evden çıkarken “ Götürmeyin annemi, bırakın “ diye ağladığını ne o sırada, ne de daha sonra hatırlamadı.

Herkes gittikten, ortalık biraz sakinleştikten sonra annesinin yatak odasına gitti.
Kenarları sedef işlemeli ahşap dolabını açtı. Annesinin gözü gibi sakladığı albümünü buldu, sayfaları karıştırmaya başladı.

Bayramlık kıyafetlerle çekilmiş 3 çocuğun fotoğrafını gördü. Başlarında beyaz kurdelesi ve bayramlıkları ile kendisi, kız kardeşi, kısa pantolonu ve gömleği ile erkek kardeşinden başkası değildi bu üç çocuk.

O bayram gününü hiç unutmamıştı.

“ O yıl babasının kronikleşen hastalığı uzunca bir aradan sonra yeniden tekrar etmişti.
O sırada annesi bayramda giysinler diye “bayramlık” giysi dikiyordu kızlarına ve küçük oğluna.
Dikişlerin bitmesine az kalmıştı ki babalarının hastaneye yatırılmasına karar verilmişti.
Annesi apar topar çocukları ablasının evine bırakmıştı ve üç gün sonra bayramdı.
Özeldi o zamanlar bayramlar. O zamanın çocukları için bayram yeni giysi, ütülü mendil ve şeker demekti. Bu sefer farklı bir bayram olacaktı. Biri 10, diğerleri 8 ve 4 yaşlarında üç çocuk annesiz, babasız, bayramlıklarını giymeden geçireceklerdi bu bayramı.

Bayram sabahı teyzeleri elinde büyük bir paketle yanlarına geldi çocukların. - “ Hadi bakalım, bunlar sizin; anneniz hastaneye giderken bıraktı bunları bayramda giyin diye” dedi.
Önce paketin içindeki beyaz kurdeleleri gördü 10 yaşındaki kız, sonra kardeşi ve kendisinin elbiselerini, erkek kardeşinin kısa pantolonunu, gömleğini ve hepsine alınmış yeni ayakkabılarını, temiz beyaz çoraplarını.

Anneleri o telaşın arasında bayramda çocuklarının boynu bükük kalmasın diye hazırlamıştı bayramlıklarını, “ Demek hastaneye yatmadan önce sabaha kadar bu yüzden uyumadı annem giysileri bitirmek için ,, diye düşündü kız.
Albümde gördüğü fotoğraf da o günün anısıydı. Babası iyileştikten sonra o giysileri yeniden giyip fotoğrafçıda çektirmişlerdi.”

Göz yaşlarını sildi kadın, odadan çıktı. Birkaç gün öncesini düşündü, annesini son gördüğü günü.
- “ Kızım, helal edin hakkınızı, çok uğraştınız benle “ demişti.
- “ O nasıl söz anneciğim, asıl sen helal et hakkını “ diyerek cevaplamıştı annesini.
Annesinin verdiği cevabı yıllar geçse de unutması mümkün olmadı :-“ Benim hakkım size hep helal yavrum,,

* * * * * * *

Annesi gideli 20 yıl oldu. Şimdilerde annesinin o zamanlar ki yaşlarına yaklaşmaya başladı.
Her yıl anneler günü geldiğinde, o özel günü nasıl geçireceğini bilemedi.
O zamandan bu güne her yıl anneler günü kutlanırken acısını kimse dindiremedi.
Çocukları ve en sevdiği torunları bile deva olamadılar kalbindeki durup durup kanayan yaraya.
Annesiz kalmanın yaşı olmazmış, anladı.
Annesini hiç unutamadı.

* * * * * * *

Not: Anneanneciğim, sen gideli 20 yıl oldu.
Gördüğün gibi, çocukların da torunların da seni unutmadılar.
Ölüm yok anneanne, ölünmüyor.
Sen bizimlesin her zaman, farkındasındır belki sen de gittiğin yerlerden bizi izlerken.

Taşıdığımız genlerdesin,- en sevdiğin torunlarından birinin sen gittikten on üç yıl sonra doğan kızı sana çok benziyor-
Yaptığımız yemeğin tadında senin yemeklerinin tadını ararken bizimlesin.
Çilek, kayısı, vişne reçeli kokusu, fesleğen ve taze nane kokusu hep hatırlatır seni. Onlar olmasa, anılar, eski fotoğraflar rahat bırakmaz bizi.

Ölüm yok anneanne, anneler günün kutlu olsun, ellerinden öperim.

Dün, Bugün, Yarın

Guncel, Denemeler No Comments »

Dönemler vardır, tarihi içinde barındırır. Yaşananlar, yürekleri dağlasa da, boyunları bükse de unutulmaz, unutulamaz. Geriye ince bir sızı ve katlanarak büyüyen bir acı kalır.

En kötüsü tüm olup bitenlerden, onca yaşanandan sonra değişen hiçbir şeyin olmadığını görmektir.
Hayat devam eder, kavga büyüyerek devam eder, konuşmak isteyenin sesi kısılır ya da sözcükler çığlığa dönüşür kimse fark etmeden. Söylenecek çok söz vardır da sözler çoktan tükenmiştir sanki, çaresizlik çığ gibi büyümektedir.
Bir kaosun içinde darmadağın olur insan. Ne bahar anlamlıdır, ne ardından gelecek yaz. Zaman durur, takvimler aynı yaprakta kalır. Hiçbir şeyin önemi yoktur artık.

*****

Onlar anne ve babalarının göz bebekleri ve bu ülkenin çocuklarıydılar. Her çocuk gibi emek verilerek büyütüldüler.

Onlar bağımsızlığın hiç bir şeyle değişmeyecek bir duygu olduğunu bilerek yaşadılar, davalarına, düşüncelerine sonuna kadar inandılar. Ödülleri, ölümle erken tanışmak oldu.

Onlar, cesur, yürekli gözü pek, devrimci çocuklardı, tarihin hiçbir zaman affedemeyeceği bir kararla 36 yıl önce yaşama hakları ellerinden alındı. Onlar Deniz’diler, Yusuf’tular, Hüseyin’diler. Gençtiler, aydındılar.
“ Önemli olan çok yaşamak değil; yaşanılan süre içinde iyi şeyler yapabilmektir” dediler. Bu düşüncelerinden aldıkları inançla darağacına yürürken bile cesurdular.

Onlar gitti, yıllar geçti, kavga bitmedi. O dönemlerde ne içinde bulunulan düzen, ne de gelecek vaat eden genç çocukların neden baş kaldırdıkları, isyanlarının nedeni sorgulanmadı.
Onlar baskının, sömürünün, emperyalizmin üzerine, taviz vermeden dimdik yürüyen aydınlık yüzlü gençlerdi.

Zaman içinde gemisini yürüten kaptanların, işini bilenlerin ülkesi olduk fark etmeden, olanca bencilliğimizle susmayı tercih ettik ya da konuşsak da söylenenler sadece sözlerde kaldı ve gördük ki, taşlar çoktan yerinden oynamış, hiçbir şey eskisi gibi değilmiş artık. Bağımsızlık insanların ve toplumların olmazsa olmazıymış. Sömürü, sinsi bir kara kabus gibi çöküvermiş üzerimize bize belli etmeden.

Dün, yaşanmış bitmiş, bu gün, dünü hatırlatmış, aratmış, yarını kim bilebilir?

* * * * *

Bir dönemin tanığı olmak, o dönemde yaşanan acılara katlanmak kadar, dönemin tarihini de belleklere kazımak, o havayı derin derin solumaktır. Belki de bu nedenledir o dönemlere tanıklık edenlerin şimdi gözlerinden zaman zaman geçen hüzün bulutları.
İşte o döneme tanıklık eden değerli şairlerimizden bazılarının kalemlerinden “Denizlere” yazılanlar:

MAHUR BESTE

“ Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız,
O mahur beste çalar müjgânla ben ağlaşırız.
Gitti dostlar, şölen bitti ne eski heyecan ne hız,
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız,
O mahur beste çalar müjgânla ben ağlaşırız.

Bir yangın ormanından püskürtülmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık son bahara ,,

ATTİLA İLHAN

* * * * * * * * * *

ÜÇ DAĞA AĞIT

Açlığın, çıplaklığın acısı mı genişliyor
Dalları meyvaya çağıran rüzgar mı
Dalgın bir kuşun ötüşünden
Sevdiğinin kalbine düşen aşık mı
Yağmuru emen toprak mı derinleşiyor
Yas mı tutmalıyım onurlu ölüme
Halkın gözlerini dolduran çizgilere
Umudu mu çağırmalıyım
Ah gidiyor işte gidiyor göz göre
Sıcak titreyişi varlığının hayata adamışların
Gidiyor öfkenin haykırışları,
Yasalarıyla gidiyor kahredişin,
Zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor,
Toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil,
Azarlanmış çocukların kederiyle değil,
Doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor ölümü donatan arkadaşlarım

Ah gidiyor işte göz göre
Durutarak gündüzleri geceleri
Durutarak adanmışlığı, mertliği, yüceliği
Damıtıp sevdalarına nefesi toprağa aşılmaya gidiyor arkadaşlarım

Bulutlar da hafif mi kar taneleri kadar?
Özgürlüğün borcu mu ödeniyor?

Yaralar mı açılıyor yoksulluğa?
Ezilmişliğin isyanı mı sesleniyor?

Ah, gidiyor işte gidiyor göz göre göre
Birer rüzgar uğultusu bırakarak yanan ateşe

NİHAT BEHRAM

* * * * * * * * * *

MARE NOSTRUM ( BİZİM DENİZ )

En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu

Kız Kardeşim İçin

Kitap Tanıtımları No Comments »

Bu hayat kimin; benim mi kardeşimin mi?

***
“ Kin ”

Kardeşim, ben yangınım,
Okyanus tabanından kanayan.
Seninle hiç buluşmayacağım kardeşim
Yıllar boyu, hiçbir surette;
Belki de binlerce yıl kardeşim.
Sonra, seni ısıtacağım.
Sıkıca sarılacağım, sarıp sarmalayacağım,
Seni kullanacağım ve değiştireceğim.
Belki de binlerce yıl kardeşim.
Carl Sandburg

Anna, kendisine en anlaşılmaz gelen “şey”in, bebeklerin “ nasıl” yapıldığından çok “ ne için” yapıldığı sorusunun yanıtını arayan ve yaşı büyümesine rağmen bu sorunun cevabını bulamayan bir çocuktur.

Bu soruyu zihninde oluşturma nedeni bellidir çünkü O’nun dünyaya geliş sebebi diğer çocuklardan farklıdır. Bir anlık kaçamak ya da mükemmel bir aşkın meyvesi olarak değil, labaratuvar koşullarında özel olarak dünyaya gelmesi sağlanmış bir çocuktur.

13 yaşına kadar, hayatının önemli bir bölümünü, hiçbir sağlık problemi olmamasına rağmen, bir dizi ameliyatla geçirmiştir. Lösemi hastası olan ablası Kate’e ilik verebilmek için dünyaya gelmesi sağlanmıştır ve Kate’in iyileşmesi Anna’ya bağlıdır.

Anna, ergenlik çağına geldiğinde kendi kimliğini sorgulamaya başlar.

Dünyaya geliş nedeni ne olursa olsun, yaşadığı hayat ona aittir.

O, hayatının seyrine kendi karar verebilecek güçtedir. Bu gücün farkına vardığı andan itibaren Anna ailesini karşısına almaktan çekinmeyecektir. Sonunda ailesinin dağılmasına ve ablasının ölümüne sebep olabilecek bir karar alır. Kate’in hastalığının her tekrarında Anna ablası Kate’e donör olmayacaktır.

Anna ve Kate’in anne ve babası ise, ölüme her koşulda çok yakın yaşamanın hayatlarından getirip götürdükleri arasında denge kurmaya çalışmakta, çocuklarından birinin hayatta kalması için mücadele ederken, diğerinin kararına saygı duymayı öğrenmektedir. Kendilerini yeri geldiğinde ateşe atmakta ya da umulmadık bir anda kendilerini büyük bir yangının içinde bulmaktadırlar.

“ Kız Kardeşim İçin ” Jodi Picoult tarafından yazılmış, Serkan Göktaş tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. A.P.R.I.L yayıncılık tarafından Ocak 2008’de okurlar ile buluşmuş bir roman.

Judi Picoult, romanlarının konularını genellikle tıp dünyasının ve siyasetçilerin fikir ayrılığına düştüğü konulardan seçen bir yazar.

Birkaç yıl içinde hemen herkesin, şimdilik etik ve bilim arasında sıkışıp kalmış değerler üzerinde ciddi olarak düşünmeye başlayacağına inanan bir yazar. Bu düşünceyi de edebiyatla başlatmaya karar verdiğini söylemekte.

Gerçekten de “Kız Kardeşim İçin ”, okuru, romanı okuduktan sonra düşünmeye, tartışmaya sürükleyecek, bir takım değerleri ve hatta insan hayatına dair önemli yapı taşlarını yerinden oynatacak bir roman. Sonu beklenmedik ve trajik bir biçimde bitse de okuduktan sonra okur ister istemez kendine şu soruyu soruyor : “ Anna’nın yerinde olsam gerçekten ne yapardım? ,,

Adımlarken kaldırımı,
Pırpır eder yaşamın alevleri,
Bir alev gibi titreşir etrafımda insanlar,
Unuturum kaybımı,
Eskiden bir yıldızın yaşadığı,
Büyük takımyıldızındaki o boşluğu.

D.H. Lawrence

Hatali Baski ve Ozur! - Hurriyet’in Habercilik Anlayisi

Cesitli Olaylar, Guncel No Comments »

Bir cok yazimda ozellikle Hurriyet ve Milliyet’in komik haberlerine, uydurmalarina vs deginmistim. Bir gazeteye yakismayan, gazeteciligin ozune cok ters bir cok hata yapiyorlar. Ancak bugun Hurriyet gazetesinde bir ozur yazisi gordum ki insana “daha neler” dedirtiyor.

Haber su sekilde;

Vahim bir hata ve özür

Hürriyet Spor ilavesinin 8 Nisan 2008 tarihli sayısında, Hürriyet’e hiç yakışmayan bir hata yapıldı ve bazı bölgelere giden baskılarda Türkiye’nin bir bölümünü göstermeyen Google’dan alınan haritaya yer verildi.

Hata, baskıya girdikten bir süre sonra fark edilerek hemen düzeltildi. Bugüne kadar hatalı haritalar konusundaki hassasiyeti bilinen ve yaptığı yayınlarla haritaların düzeltilmesini sağlayan Hürriyet Gazetesi olarak okurlarımızdan özür dileriz. Bizi telefon, faks ve internet yoluyla uyaran okurlarımıza da gösterdikleri hassasiyetten dolayı teşekkür ederiz.

LINK

Elbette burada bana “daha neler” dedirten konu Hurriyet gibi bir gazetenin hatali olarak basilmasi degildi. Hurriyet’in bu konuda durusu belli, ve bunun bir hata oldugu cok bariz. Ancak nasil oluyorda Hurriyet gibi bir gazete; haberlerinin altina surekli olarak haberin izinsiz olarak kopyalanmasi halinde yasal islem baslatacagini belirten bir gazete nasil oluyor da kopyalanmasi yasal olmayan bir resmi Google’dan bulup gazetesinde yayinliyor. Iste bu hakkaten inanilir gibi degil. Nerede kaldi gazeteciligin ahlaki.

Anlatacaklarım Var’da Neden Artık Teknoloji Yazıları Yok

Teknoloji, Bilgisayar, Cesitli Olaylar, Guncel No Comments »

Sitemizi düzenli olarak takip eden 18%’luk kesimin hatırlayacağı gibi aslında anlatacaklarımvar.com bir teknoloji bloğu olarak kuruldu. Teknoloji konularında yazılarımızı özenle hazırladık, bir çok farklı platform da anlattıklarımızın geçerliliğini test ettik. Bize sorduğunuz ve anlatılmasını istediğiniz bir çok soru için gerektiğinde sabahladık, ve çözüm ürettik. Elbette, bunları yaparken hem çok güzel vakit geçirdik hem de kendi bilgi ve birikimimizi zenginleştirdik. Gönderdiğiniz emaillarda bir çoğunuz neden artık anlatacaklarımvar.com teknoloji yazıları yazmıyor diye sormuşsunuz. Bunun tek sebebi internet üzerinde özellikle blogların çıkması ile çok yaygınlaşan fikir hırsızlığı.

Burada ki, özellikle teknoloji üzerine, hemen her yazının bir ve ya bir çok kopyasını artık internette bulmanız mümkün. Hatta o kadar abartılmış durumda ki bazı siteler bizim siteyi update etmemizi bekler oldular. Bizim örneğin ayın 1inde burada yayınlamaya başladığımız yazımızı, ertesi gün bir çok farklı teknoloji bloğunda görmeniz mümkün. Hatta daha terbiyesiz olanları tarihi bir kaç gün öncesine alıp sanki yazılarını bizden önce yayınlamışlar gibi bizi hırsız durumuna düşürmeye çalışıyor.

Geçenler de Türkiye’nın “sözde” çok saygın gazetelerinin birinin teknoloji köşesini okurken, çok tanıdık bir yazı gözüme çarptı. Evet, bizim burada MSN ile ilgili bir yazımız da yaptığımız uyarıyı aynen alıp gazete de yayınlamışlar. Daha üzücüsü yazının altında ne bir imza, ne de bir kaynak. En azından bize sorulmadan alınsa da, buradan kopyalanan bir yazının altında anlatacaklarımvar.com’u görmek isterdim.

Yukarı da anlattığım sebeplerden dolayı artık anlatacaklarımvar.com teknoloji konularında değil, tamamen gün için de yaşadıklarımız ve hayatımızda ki tecrübelerimizden kesitler sunan bir blog halini aldı. Eğer okurlarımızı bir şekilde mutsuz ettiysek özür dileriz.

Fenerbahçe - Chelsea

Cesitli Olaylar, Guncel No Comments »

Öyle çok futbolla ilgili bir insan değilim, bütün hayatım boyunca da, başından sonuna kadar izlediğim tek maç Türkiye’nin Dünya Kupasında Senegal’e karşı oynadığı maçtır. O gün Türkiye’de ailemin yanındaydım, izlemekten başka bir alternatifim yoktu. Dün de herkesin söylediğine göre; oldukça eğlenceli ve Fenerbahçe’nin güzel bir oyun ortaya koyarak Chelsea’yi yenmeyi başardığı bir maç oynanmış. Bütün ailem ve akrabalarım Fenerbahçe taraftarı olduğu için elbette benim de hoşuma gitti alınan zafer. Sonra kendi kendime düşündüm, aslında ben hangi Türk takımı yurtdışında bir zafer kazansa bundan zevk alan bir insanım. 2000 senesinde Galatasaray’in UEFA Kupasını kazanması da beni heyecanlandırmıştı.

Bugün sabah ise geldiğimde her zamanki gibi kahvem ile birlikte Türkiye’de ki haberleri okumaya başladim. Elbette hangi gazeteyi açarsam acayim mutlaka dün geceki Fenerbahçe maçı ile ilgili haberler manşetteydi. Ancak haberlerin gazete okuyucuları tarafından yazılan yorumlarını okumaya başlayınca resmen utandim.

Bizim Türk toplumu olarak biraraya gelmemiz için üzücü şeyler mı yaşamamız gerekiyor? Neden Fenerbahçe galibiyeti Fenerbahçe’liler dışında çok az insanı mutlu edebildi. Tamam elbette mutlu olmak zorunda değilsiniz ama bu kadar çılgıncasına Chelsea’yi desteklemek, yorumların hemen hepsinde Fenerbahçe’ye saldırmak neden? Tabii ki Fenerbahçe taraftarlarının da diğerlerinden bir farkı yok, onlarında her yorumu 6S ve ya 8JK kelimelerini içeriyor. Heralde yüzlerce yorumdan sadece 3-4 tanesi “Bir Beşiktaş’lı / Galatasaray’li olarak Fenerbahçe’nin galibiyetini tebrik ederim” içerikliydi.

Her ne kadar bir çok insan bana katılmayacak olsa da; ben dünkü maçı bir Milli Mac’in ülkemizi tanıtmamızda oynadığı rol kadar önemli görüyorum. Aynı şekilde Türk Takımları tarafından oynanan her maçın önemli olduğunu düşünüyorum, yenmek ve ya yenilmek önemli değil. Bizim bu maçlarda kazanmanın dışında başka bir amacımızda, özellikle stadda yerini alan Türk’ler ve futbolcularımız, halkımızın nasıl insanlar olduğunu tanıtmak olmalı. Benim için, bugün Fenerbahçe ile ilgili okuduğum yabancı başındaki en güzel haberler Ali Samiyen’de ki seyircilerin coşkusu ve maç sonrası Chelsea taraftarlarına gösterilen hoşgörü ile ilgili olanlar oldu. Keşke bu hoşgörüyü maçı kaybettiğimizde de gösterebilsek.

Her konuda birlik ve beraberlik içinde haraket etmeyi diliyorum.

“Kavga ettik, annemi öldürdüm”

Merak Ettiklerim, Guncel 1 Comment »

Ben bilemedim.
Açıkçası aklım karıştı, darmadağınım.
Sabah gazetelerime göz gezdirirken çoğunun manşetten ve bazılarının 3. sayfadan verdiği haber karşısında irkildim. Bu seferki haber bana göre sıradan bir haber değildi çünkü.

“ Kavga ettik, annemi öldürdüm”.

Son derece güzel, son derece soğuk kanlı görünümlü bir genç kız.
Henüz 21 yaşında. Annesini öldürmüş, Kavga etmişler, O da öldürmüş. Bu kadar “basit”.
Eğitimsiz değil, üniversite öğrencisi.

Belli ki üzerinde çok emek verilmiş, en iyi okullarda okutulmuş. Anne profesör. O da belli bir kariyere ve eğitim düzeyine sahip. Söylemek istediğim, yaşanan olay, her zaman beklediğimiz alıştığımız yerlerde ve insanlarda değil. Demek ki gelir düzeyi ve eğitim her şeyin çözümü değil.

Peki bunu adı ne?

Toplumsal yozlaşma mı?
Ahlak çöküntüsü mü?
Doyumsuzluk mu?
Sevgi eksikliği mi?
Yoksa hastalık mı?

Hepimiz çocuk yetiştiriyoruz ve hepimiz insanız. Çocuklarımız göz bebeklerimiz. Her şeyin en güzeli onların olsun diye bütün çabalarımız.
Çok mu baskı kuruyoruz fark etmeden üzerlerinde? Onların gördüğü bizim göremediklerimiz ne?
Peki bir insanın canına kıymak bu kadar kolay mı?
Üstelik o insan, bir çocuk için yeri doldurulamayacak tek varlık ise, annesi ise…
Söyleyecek söz bulamıyorum haberi öğrendiğim andan beri. Sustum klavyem konuşuyor şu an.

Neler oluyor bize?

Kraliçe’nin Soytarısı - (Boleyn Kızının Yazarından )

Kitap Tanıtımları 3 Comments »

Beş yüz yıl önce, İngiltere henüz “Ortaçağ Karanlığı” nı henüz üzerinden atamamışken, kâfirlikle suçlanan insanlar acımasızca Engizisyon Mahkemeleri ile idam edilirken ve insanlık, güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inanırken, yaşadığı yüzyıldan iki yüzyıl sonrasına ait düşüncelere sahip olup; dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilen bir İspanyol Yahudisi kızın – Hannah- yolu günün birinde saraya düşer.

Herkesten farklı bir özelliği vardır genç kızın. “Geleceği görme yeteneği”.
Bu yetenek fark edildiği an İngiltere Kraliçesi Mary’ye “soytarılık” yapmak için saraya alınır.
Kadınsı duygularla dolup taşan ancak bir erkek görünümünde -oğlan kız-olan Hannah kısa süre içinde kendini Kraliçe Mary ve Prenses Elizabeth arasında ajanlık yaparken bulur.

Hayat bu şekilde akıp giderken; Hannah kimseye belli etmediği duygularla mücadele etmektedir.
Saraya girmesini sağlayan platonik aşkı Robert Dudley’e olan duyguları ve kendisi ile evlenmek isteyen Daniel arasında gelgitler yaşarken saray soytarılığına da devam eder. Yaptığı soytarılıktan çok bilgelik, yol göstermek ve biraz da ajanlıktır aslında. Bu karmaşa arasında kendi hayatını sorgulamaya başlar ve saraydan kurtulma yollarını arar.Günün birinde bir yolunu bulur saraydan ayrılır. Bundan sonra sonra ise Hannah’ın asıl hikayesi başlayacaktır.

“Kraliçe’nin Soytarısı” hepimizin tanıdığı “Boleyn Kızı” yazarı Philipa Gregory’nin son romanı. Boleyn Kızı’nın devamı niteliğindeki romanda okur bu kez farklı kişiler arasındaki saray entrikalarına tanıklık ederken, yüzyıllar öncesine zamanda yolculuk yapıyor. Aşk, tutku, ihanetin iç içe geçtiği, okura kendini bir solukta okutan Kraliçe’nin Soytarısı’nı özellikle “Boleyn Kızı” tutkunları çok sevecek.

MSN listenizde sizi kimlerin sildiğini ve engellediğini görün!

Merak Ettiklerim, Bilgisayar, Guncel 13 Comments »

Tabii ki yazının başlığından ki ünlem işaretinden de tahmin edebileceğiniz gibi böyle birşey yok. Son zamanlar bu tip emaillar oldukça sık olarak bana da forward edilmeye başlandı. Ben de bu tuzağa düşmeyesiniz diye bu kısa yazıyı yazayım dedim. Neden tuzak ?

Öncelikle gittiğiniz internet sitesinde gerçekten bu yapı olsa bile, ve sizi silenleri ve ya engelleyenleri görebilseniz bile neden hiç tanımadığınız birisinin websitesine şifrenizi yazmak isteyesiniz ki?

Bana gelen emaillarda ki site adresleri genelde www.kjntdm.info, www.ghjeusd.com vs gibi belli bir kelime değeri bile olmayan uydurma olduğu her halinden belli alan adlarından oluşuyor. Ve siz sadece çocukça bir egonuz için böyle bir adrese gidip email adresinizi ve şifrenizi yazdığınızda basınıza gelebilecekleri düşünelim.

Öncelikli olarak kullanıcı_adınız@hotmail.com adresinizin şifresini tanımadığınız birine yolladınız. İlk aşama da en bariz başınıza gelebilecek şey bu email adresinin ve buna bağlı olan messenger hesabınızın başkalarının eline geçmesi. Belki bu email adresini sadece arkadaşlarınızla yazışmak için, belki de iş için kullanıyorsunuz ancak ne amaçla kullanıyor olursanız olun sizin email adresinize izinsiz olarak birinin giriş yapması listenizdeki arkadaşlarınız mahremiyetine de zarar verecektir. Buraya kadar olan kısım başınıza gelebilecek en ufak zarar. Email adresinizi kaybettiniz ve arkadaşlarınızın email adresleri bütün spam listelerine eklettiniz.

Daha kötü ne olabilir? Bir çok internet sitesinde özellikle son dönem de piyasaya çıkanlarda, kullanıcı adı olarak email adresinizi kullanıyorsunuz ve eminim ki bir çoğunuzun her bir site için farklı bir şifresi yok. Yani siz aslında biraz önce hotmail adresinizi ve şifresini başkasına kaptırdığınız da bir çok siteye giriş için gerekli olan bilgileri de hiç tanımadığınız birine verdiniz. Facebook, myspace, mynet, google aklınıza ne gelirse. Bunun yanında belki de birilerine online bankacılık için gerekli olan bilgileri gönderdiniz!

Evet şimdi olay çok daha ciddi bir boyutta değil mi? Çok basit bir şekilde sizden şifrenizi alan web sitesi, belki de şu anda sizin hayatınızda önemi olan onlarca servise giriş için gerekli bilgileri sağladı, ve en önemlisi de belki banka bilgilerinize.

Lütfen bu tuzağa düşmeyin ve kişisel bilgilerinizi bu kadar kolayca vermeyin.

The Other Boleyn Girl (Boleyn Kızı) - Film

Guncel, Film Tanıtımları No Comments »

Film 29 Şubat’ta Amerikan sinemalarında vizyona girdi. Genel olarak güzel ve kendini izlettiren bir film. Kostümler, Scarlett Johansson’ın oyunculuğu size filmi izlettiren nedenlerin başlıcaları. Ancak filmin bir çok konuda eksisi fazla. En bariz ve beni en mutsuz eden iki konu Justin Chadwick’in yönetmenliği ve Natalie Portman’in oyunculuğu oldu.

Öyle ki; sanki yönetmen direk yataktan çıkarılıp sete getirilmiş ve ne olup bittiğinden haberi yok gibi davranmış. Filmde her iki dakika da bir yönetmenin kamerayı çiçeklerin arkası, yürüyen insanların arası, pencerenin çerçevesine koyması bir noktadan sonra ister istemez sizi sinirlendirmeye başlıyor. İki kardeşin baloda konuşurken kamera ile ana karakterler arasından otuz kere geçen insanlar yeter dedirtiyor. Bunun yanında çekimlerin sürekli olarak pencere kenarından, çiçek arkasından filan yapılıyor olması size Hitchcock’un çekimlerini hatırlatıyor. Ancak bir fark var tabii ki, Hitchcock bu çekimleri yaptığında birilerinin gizlice dinlendiğini vurgulamak için yapıyordu. Chadwick ne amaçla yaptı en ufak bir fikrim yok. Bir diğer beni mutsuz eden konu da Natalie Portman’in kendini hala Star Wars’da ki prenses sanıyor olması. İki film arasında yaklaşık 5000 senelik bir zaman farkı olması Portman’in oyunculuğunda hiç birşeyi değiştirmemiş.

Bu kadar güzel tarihi bir konu kullanılarak, bu kadar güzel bir kitabı işleyerek nasıl olupta bu kadar vasat bir film ortaya çıkardıklarını merak ediyorum. Film daha çok İngiliz tarihinin Brezilya dizisi formatında anlatılmış hali, zaman zaman da Seda Sayan’in sabah programlarında ki tadı yakalamak mümkün.

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.