Sevmek;Her daim sevilmek

“Neden acı dolu bir ezgiyle biter birliktelikler? İnsan dans ederek de ayrılabilir ya da üstü boş bir yemek masasında…” Bunu düşünmek ağır geliyordur büyülü kadına.Sevdiği adamın kendisini artık sevmediğini,aralarında bazı şeylerin bittiğini kuruyordur kafasında.Artık her sabah yatağına kahvaltı getirilmesi hoşuna gitmiyordur,hatta getirilmiyor da.Bir şarkı yapar gitarıyla,hani şu klasik serenatçı erkeklerin aksine,dolu dolu yaşama sevdasıyla.Lakin yine de ağlıyordur kana kana…

O sırada acısını belli etmemeye çalışan,hür-i güzeli adam yaklaşır masaya.Sazını çıkarıp türküler çığırmak ya da sokağa çıkıp avaz avaz bağırmak vardı şuanda! Onun gözlerine bakabilmeyi,susamış dudaklarını yılların ruj lekesinin çıkmadığı o eşsiz dudaklara yaklaştırabilmeyi arzuluyor bu adam kayıp ruhunda.

Umut ediyorlar gizlice;ahesteli tavırlarla yeniden tanışabilmeyi,birden yıldızların dans etmesini,bir şeylerin kopup tekrar bağlanabilmesini…Tüm doğayı kuşların gözleriyle Görebilmeyi,hiç durmadan Konuşabilmeyi…Hep arzu edilen şeyler bunlar.Amaç ne ise coşku da oydu onlara göre…

Artık aracıları yok,onlara köprü kuracak biri ya da refakatlığını yapacak gönüllüler yok.İletişimsizliğin içinde iletişim kurmalılar.Bunu başarmak zorundalar,yoksa bu zor hayatın hazinelerini kalp gözleriyle görmeye devam edemeyecekler.Bir şans lazım,birden yıldırımlar kopmalı.Bunun üstüne adam merhametiyle ayağa kalkar.Peri güzeli,duyduğu ses ile onun ayağa kalkmış olabileceğini düşünür ve o da aynı hareketlerle bedenini yukarı kaldırır.Birbirlerine yaklaşarak kalplerini konuştururlar.Anılar akıllarına gelir;

–Yağan yağmur bedenlerimizi ıslatırken senin sessizliğin kalbimde gök gürültüsüne sebep oldu…

–Sana baktıkça saçlarım ahengine,ellerim tenine,gözlerim festivaline katılmaya başlar…Sen misin bunu sağlayan?

–Yaz yağmuru gibisin,görülmesi için paha biçilmeyen o kırıcı karanlığın tek düşmanı sensin.Karanlık dünyamı aydınlattın!

– Son umutsun peri güzeli.Bırak akayım içine,yağmur olup güneşimle parıldatıyım kalbini yine…

İstenilen mucize gerçekleşmiştir.Anladılar ki yaşanılanlar unutulmayacaksa,yeniden renklenebilirler.Hiç Konuşmadan,hiç Görmeden insanoğlu birbirine kalplerini sunar.Kimisi beleşçi,kimisi bahşişi sever.Onlar açık gözlüler,onlar “sevmek” nedir biliyorlar,onlar kalemlerini ellerine alsalar destansı bir şiiri baştan sona yazarlar…

İçimi görmeyi başardığında,altından yapılmaydı saçların

Seni seviyorum diyebildiğimde,up uzundu yollarım

Kaçıp gitmeyi istediğinde,durmazdı dudaklarım,kaçardı seninle zamanım

Bu kalp sana konuşur,sana anlatır,seni dinler beni bilmezim,çünkü ben DİLSİZİM…

Yarınlarımı büyümesi için suladığımda,ıslak tenin doldurdu içimi bütün

Yoktu gözüm saraylarda bunu haykırdığımda,zengin oldu her bir yönüm

Kayıp olmak ruhuna hoş geldin dediğimizde,renklendim,bozulmadı süsüm

Bu gözler yalnızca sana bakar,sana anlatır,seni sever sana düğüm,çünkü ben KÖRÜM…

Hangisi?

Canan Tan,der ki; “Yüreğim seni çok sevdi,o yürek talan,o yürek yangın yeri,o yürek seni istiyor,bir tek seni…” Evet,gerçekten o dişi muazzam,kitaplarında gerçek aşkı hissettirir oldu bizlere.İmkansız aşkı süsleyen,beyinlere hüküm vermeyen o müthiş “aşk”ı zalimliğiyle bir kez daha vursa da bizlere “istisna” olabilmeyi öğretmeye çalışıyor.”Sevmek”…”Sevilmek”…”Yalnızlık”…”En doğal kalabalıklık”… Hepsini de kapsıyor “Aşk”.

Ünlü bir bilim adamı ile yapılan röportaj aynen şöyledir;

Gazeteci: “Aşk”ı tanımlayabilecek kadar cesaretiniz oldu mu hiç?

Bilim Adamı: (Şaşırır) “Aşk” nedir ki?

Gazeteci: (Gülerek) Birinden hoşlandığınız an midenizde başlayan krampsı bir durumdur.(Ciddiyete döner) Demek istediğim,sayısız bilim teknikleri icat ettiniz,isminizi tüm dünya biliyor,neden bugüne dek hiç evlenmediniz? Bilim dünyası gerçek aşkı sizlere sunmuyor mu?

Bilim Adamı: Ben seksen iki yaşındayım.Ülkeme,kariyerime o kadar bağımlıyım ki “Aşk”ı bana sorduklarında kifayetsiz kalıyorum.Bir kadın ile yemek yemeğe gittiğimde,restoranda bir meslektaşımla karşılaşıyorum ve bana yeni projelerinden bahsediyor.Duyduğum,ülkeme büyük bir yarardan ibaret oluyor.Hızlı hızlı yemeğimizi yer,doğruca  labaratuvara giderim.Genelde güneşin doğuşuyla birlikte soluğu evimde alırım.Bir kadeh şarabın tadına bakarken de “Aşk”ı bir kez daha kaçırmış olabileceğimi düşünür ve üzülürüm.

Gazeteci: Bu,sizi derin yaralıyor olmalı.

Bilim Adamı: (Derin bir iç çeker) “Kariyer”… “Aşk”ı herkes umursuyor ve ben de bir erkek olarak bir kadınım olsun isterdim,lakin kalbimi birine adasam,ellerim durmuyor bir işe konuveriyorlar; gözlerimi bir sevgiliye mühürlesem,beynim kinematik viskoziteye (akışkanlığı engelleyen bir parametre,ağdalık hali) dalıyor.”Aşk”sız kaldığımda şöyle bir kendime bakıyorum,kendi kendimi yargılarken neden “o” beni seçmiyor ya da ne için ben “o”nu seçemiyorum diye soruyorum.Cevabım hazır oluyor; “Yaptığım araştırmalarla ülkeme,dünya insanlarına faydada bulunuyorum,bulduğum bir ilaçla insanoğlunu ayakta tutuyorum.Bunun için de sürekli ama sürekli çalışıyorum,çalışmak zorunda kalıyorum.Her savaşın kayıpları vardır.Kariyerini en üst noktada tutan insanların çoğunda bu “Aşksızlık” sendromu vardır.Benim sevdiğim,ülkem; benim aşık olduklarım halkım,”kariyer”m…Ben onlara kendimi adadım.(Aklına “evlilik” gelir) Evlilik mi? Bu bir din,ibadet.Kariyerimle evliyim!

Bu röportajın ardından sevgili bilim adamı,ödül gecesinde yerini alır.Saatlerin ardından,Nobel ödülü için sahneye çağırılır.Tüm salonun çağlayan misali alkışları eşliğinde sahneye çıktığında,mikrofonu eline alıp konukları şaşırtır.Eline ödülünü alır ve ışıklara uzatarak; “İşte benim sevdiğim kadın! İşte benim sevdalım,gözlerimin yaşı.Ebediyen isteyeceğim yegane “Aşk” budur” der.

Ben gencecik yaşımda bunu sorar oldum sizlere,”Kariyer” dediğimiz unsur hepimizin ayakta kalmasını sağlayan bir unsurdur.”Aşk” dediğimiz şey ise,kalplerimizi yeniden inşa eden,eşsiz bir terimdir.Her ikisi de belli bir bağımlılıktır,ikisini bir arada tutan da var,tutamayan da var.Tutanlara ne büyük şereftir ki mutluluklarını kariyerleri ve sevdikleriyle paylaşıyorlardır;peki ya bir arada tutamayanlar? Duygusuzlar mıdır? “Aşk”tan anlamıyorlar mıdır? Bunun bir çözümü var mıdır? Yoksa “Elimde değil” deyip seçtiği tarafa mı yönelmelidir? Bu soruyu hep sormuşumdur kendime.Çok güncel olmasa da belli aralıklarla bu sorular hep medyayı,insanları zor duruma sokar.Bu kararsızlığa verebileceğiniz bir hükmünüz var mıdır?

Sevgiler…

Sen,ben,o-Hepimiz “o”nun içiniz!

Bana sağır olmam gerektiğini söyledi,”Hayat”.”Sağır olmak,hiçbir şeyi duymamak,duyduklarını gözünün önünde canlandırmak gerekiyor”.Evet,evet aynen böyle söyledi…Bir de kör olmalıyım.Yaşanılanları,yapılan şaheselerleri ve kötülükleri görmem iyi olmazmış,hani ilham niyetine içime girerler diye.Evet,evet aynen bunu tembihledi…Burnumu mandalla kıstırmalıymışım.Yeni yemiş veren bitkileri koklamamak,taze yapılan sıcacık ekmekleri burnumun ziyafetine sunmamak en makul olanıymış.Evet,evet aynen ifadesi bu şekildeydi.İyi ama ben yazarım,çizerim,okurum…Koklar bir daha yazar,duyar bir daha çizer,görür bir daha okurum.Bitkiye verilen güç,yeşerip göğe uzanabilmektir,bana verilen güç ise yazıp kelimeleri göğe uzatabilmektir.Ben suyun akışını,insanların konuşmalarını,hayvanların koklaşmasını,..duymalıyım.Duyduklarımı daktilom ile tanıştırmalıyım,içimden çıkmalılar.İnsancıklarıma teker teker işittiklerimi yansıtmalıyım.Ha bir de görmeliyim.Kim istemez ki uzaklara dalıp görmek istediklerini görmeyi.Zaman,bize kollarını açmış nimetlerini sunarken görmemek olmaz ki! Hani tecrübe dediklerimiz var ya,doğum gibi,ölüm gibi,”yaşamak” gibi,..tüm bunları görmeden olmaz ki.O zaman ben beni tanıyanları nasıl ikna ederim,beni okuyanlara bazı şeyleri nasıl gösteririm.Çaylak tamir etmeyi nasıl öğrenemezse,ben ve benim gibiler kelimelerin dansını nasıl öğrenir? Tüm bu evrede,yani duyduklarımı ve gördüklerimi resmederken kokladıklarımı da araya sıkıştırmalıyım.Yazar dediğin anlattığı çiçeği halkına koklattırır,.çünkü o çiçek cennetin çiçeği olmasa da hayal dünyasının çiçeğidir.Yazar,okuyucularına çocuk karekterini salıncakta sallandırırken annesinin hazırladığı turtaları koklatmazsa ne tür bir yazar olur ki?

Diyeceğim şudur ki,”Hayat” maya gibidir.Size ıslak,az tuzlu bir tadı sunarken sizin gözlemlediğiniz tanımlamalarla o şekil alır,onu bir çöreğe,hatta koca bir yaş pastası haline getirirsiniz.Yazar dedim yanlış anlaşılmasın,her insan için geçerlidir bu,fakat ona bir rol verildi;kelimelerin Tanrı’sı o’dur.Kelimleri kuklalaştırmadığı zaman insanlar hayatla meşgul olurlar ve de duymadıkları,görmedikleri ve koklamadıklarıyla yapayalnız kalırlar.Tohumuz biz,bizi sulayın,yetiştirin,göğe ulaştırın.İşte o zaman gerçek görselliği,doğrucu duymuşlukları ve lezzetli kokuları öğrenirsiniz.Ne zaman mı? İşte o zaman,bu zaman içindir,yani içinizdeki kuklaların hakimiyet-i devridir.Bırakın aksın sular,yeşertin birbirinizi…

Sevgiler…

A Ş K

 
Kitaplar vardır, bir sonraki sayfada neler olduğunu merak ederek hızla okumaya çalışırsınız; öte yandan bitmesini istemediğiniz için okumaya korkarsınız.

Nedenini  bilirsiniz, roman, hikaye, her ne ise, bittikten sonra sizin için  bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

* “ On Dördüncü Kural : Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle birlikte aksın,
  - Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir - diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? “

Elif Şafak’ın  son romanı  “ AŞK “ işte  böyle bir roman.

Romanı elinize aldığınızda, okumaya başlamadan önce, kitap kapağının tasarımı dikkat çekiyor.

Pembe zemin üzerine tasarlanmış, şeffaf bir  yaprak ve yaprağın üzerindeki belirgin damarlar,  gerçekten de okura  ilkin “ Aşk” ı çağrıştırıyor. 

Kitap tasarımı daha  da dikkatli incelediğinde,  okur  yaprağın üzerindeki her bir damardan farklı ama daha ince damarlar çıktığını görüyor.

Sayfalar içinde ilerledikçe ve tam da 275. sayfaya gelindiğinde, bunun hayat devam ederken insanın karşılaşabileceği yol ayırımları ile ilgili bir  mesaj olup olmadığını düşünmeye başlıyorsunuz ve ilk sayfalardan itibaren zaten sizi alıp götüren  kırk kuraldan biri olan 29. kural üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. :

** “ Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten;  - ne yapalım,  kaderimiz böyle - deyip, boyun bükmek cehalet göstergesidir.
Kader, yolun tamamını değil, sadece yol ayırımlarını verir.
Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hâkimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.
  Bunu anlatır 29. kural.“

A Ş K ‘ ı  anlatırken Elif Şafak,  415 sayfada okura, roman içinde başka bir roman, hikaye içinde başka bir hikaye, dolayısı ile birbirinden farklı hayatlar sunmayı başarmış.  Bu hayatların bir kısmı çoktan tarihe karışmış, bir kısmı ise 21. yüzyıl dediğimiz şimdiki zamanda yaşamış.

Bu farklı hayatlar yaşanırken, üzerinden yüzlerce yıl geçmiş ama dünya denen o uçsuz bucaksız coğrafyada  savaş ve kavga bitmemiş.

Farkında olmadan tarihe tanıklık eden bu insanlar, hep savaş ve kavga gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalmışlar.
Bu farklı hayatların birleştiği tek yer ise sadece  AŞK olmuş.
*** Kırkıncı  Kural :  “ Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma!
 Ayırımlar, ayırımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata veya tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde. “

AŞK’ı okuyup bitirdikten sonra, ya tekrar okumak isteyeceksiniz, ya da uzun süre kitap okumak istemeyeceksiniz.

 

• *      AŞK sayfa 134
• **    AŞK sayfa 249
• ***  AŞK sayfa 415

Ingilizce Balik Isimleri

Yakin zamanda Amerika’da yedinci senemi dolduracagim. Bu 7 sene icinde Amerika’da yasamak elbette benim aliskanliklarimi degistirmedi ve burada hic yabancilikta cekmedim. Ta ki dun gece arkadaslarla gittigimiz guzel bir balik restoranin da kendimi balik siparis edemezken bulana kadar. Bu 7 sene boyunca hic merak edip hangi balik nedir diye ingilizcelerini ogrenmemisim. Bunu masada paylasinca farkettim ki kimse ogrenmemis. Biraz arastirma yaptim, duzgun bir kaynakta bulamadim. Dedim en iyi bir liste hazirlayayim, hangi balik Ingilizce’de hangisidir elimizin altinda bulunsun.

Umarim birine faydasi olur. Lutfen asagidaki listede bir hata varsa ya da eklemek istediginiz birsey varsa yorum olarak ekleyin.

Bass (\ˈbas\) - Levrek
Carp (\ˈkärp\) - Sazan
Cod (\ˈkäd\) - Morina
Crab (\’krab\) - Yengec
Eel (\’E(&)l\) - Yilan Baligi
Herring (\’her-i[ng]\) - Ringa Baligi
Lobster - Istakoz
Oyster - Istiridye
Perch - Tatli Su Levreği
Pike - Turna
Salmon - Somon
Sardine - Sardalya
Shark - Köpek Baligi
Shrimp - Karides
Sturgeon - Mersin Baligi
Trout - Alabalık
Tuna - Ton Baligi
Swordfish - Kilic Baligi

Bakire’nin Aşığı

Boleyn Kızı ve Kraliçe’nin Soytarısı‘ndan sonra Philippa Gregory’nin Kraliçe Elizabeth döneminin ilk yıllarını  anlatan Bakire’nin Aşığı  adlı kitabı da geçtiğimiz aylarda okurlarla buluştu.
Yazının devamını oku »

Öteki Türkiye’nin Kadınları

Uzun zamandır görüşemediğim psikiyatr kuzenimi çalıştığı eğitim merkezinde ziyaret etmiş olmasam  biraz sonra anlatacağım kadınları ve onların  çocuklarını tanıyamayacaktım.

Kadınlardan bir tanesi, ben  eğitim merkezinin bekleme salonunda kuzenimi bekleyerek vakit geçirmeye çalışırken içeriye kucağında çocuğu ile birlikte  girmişti.
Yazının devamını oku »

Armağan

Özel bir gün değil. Hayır hiç değil. Hatta çok sıradan bir gün. Armağan alan kişi; ben. Armağan alınan kişi; yine ben. Bir dolmakalem, üç çizgili kesekağıdı kapaklı incecik çocuksu defter, bir kalın kapaklı oldukça yetişkin işi defter, bir kutu siyah mürekkep ve sekiz adet kitap.


Yazının devamını oku »

Alacakaranlık

***” Üç şeyden kesinlikle emindim; Birincisi Edward kesinlikle bir vampirdi, ikincisi onun ne kadar güçlü olduğunu   bilmediğim bu vampir yanı benim kanıma susamıştı.Üçüncüsü,  O’na koşulsuz ve geri dönülmez biçimde aşıktım”.

Bu bir aşk hikayesi. Üstelik imkansız bir aşkın hikayesi.
Yazının devamını oku »

El ele tutuşmuş kız çocukları

Çocukluk muhitimde bir tane kız lisesi vardı. O zamanlar kızlar ne kadar da büyüktü! Tıpkı evet, okulun yanındaki Askeri Hastane kapısında nöbet tutan askerler gibi. Sanki annemden babamdan bile büyük gibilerdi. Yıllar geçtikçe mahelleden kız arkadaşlarım o kız lisesine gitmeye başladı. Aslında her ne kadar büyüyen ben olduysam da sanki lisedeki kızlar küçülmüş gibi geliyordu bana. Sonrasında ben de memleketin bir köşesinde bir küçük askeri binanın nöbetçisi olacaktım. Bu sefer de tüm askerler küçülmüş gibi olacaklardı.

Şimdilerde etrafıma baktığımda, mesela fabrika çıkışından servislere kadar olan uzun yolda yürüyen, birisi hamile iki kadın gördüğümde, onların aralarındaki sakin sakin konuşmlarını dinlediğimde, birikmiş sulara basmamak için attıkları usturuplu, nazik adımlara izlediğimde, aklıma okul çıkışı ele ele tutuşmuş, kocaman ve renkli sırt çantalı, boş ellerinde ise beslenme çantasını taşıyan iki kız çocuğu geliyor. Hiç de farklı değiller. O günkü kadar temizler. Sanki hayat bizi yoruyor, yoruyor da özümüzden bir gram bile çalamıyor gibi. Bana mı öyle geliyor? El ele tutuşmuş kız çocukları ve onları ürkütmek için yürüdükleri yollardaki su birikintilerine futbol topu fırlatan, terden yüzü kıpkırmızı olmuş tokatlanası oğlan çocukları…

Her yerdesiniz.