Çin Setti Uzaydan Gözükmüyor

Merak Ettiklerim 174 Comments »

Bir çok insandan ve bir çok haber kaynağından hep duymuşsunuzdur, “Çin Setti uzaydan gözükebilen, tek insan inşası yapıdır” diye. Bunu bende o kadar çok insandan ve kaynaktan duydum ki araştırma şansım olmadan inandığım gerçekler arasında yerini aldı. E tabi benimde çıkıp bunu doğrulama şansım olmadığı için bununla yaşamaya alıştım.

Geçtiğimiz bir iki gündür Google’ın harita servisinden dünyadaki çeşitli yapılara bakıyordum. Dolmabahçe sarayı, Eifel Kulesi, Big Ben, Pompei, Colesseum ve evet sırada Çin Setti vardı. Tam harita üzerinde pozisyonunu bilmediğim için bir kaç küçük araştırma ile settin haritasını buldum ve Google’da aramamı yaptım. Aman tanrım, Çin Setti orada değil !

Şu aşağıdaki resimden sizde kendiniz görebilirsiniz. (Resime tıklayarak Google’ın sitesinden sizde kendiniz bakabilirsiniz.)

Çin Setti

Sizinde görebildiğiniz gibi Çin Setti görülebilir bir yapı değil. Eğer uydu fotoğrafları ile göremiyorsak bu settin uzaydan yada aydan gözükmesi hiç mümkün değil.

Apollo 12 astronotu Alan Bean bu soruya şu cevabı vermiş;

“The only thing you can see from the Moon is a beautiful sphere, mostly white, some blue and patches of yellow, and every once in a while some green vegetation, No man-made object is visible at this scale.”

Üzücü ama yapacak birşey yok.

İlgili konular;
Çin Seddi Neden Aydan Bakılınca Gözükemez
Cin Seddi’ne Uzaydan Bakmak ve Google’dan Bakmak

Bilgisayar Oyunlarim

Geçmiş Zaman No Comments »

Tam ne zaman nasıl başladı hatırlamıyorum aslında. Sanırım 1990 yılıydı. İlk defa bilgisayarla tanışmıştım. Basic programlama dili öğretilen, orta halli bir kurstu o dönem okuduğum ortaokulda açılan. Bilgisayar oyunları ile de o dönem tanışmıştım. Düşündüğünüz gibi bir oyun bulup oynamaya başlamadım. Basic ile aptal bir oyun yazmıştım. Sadece sağa sola haraket eden o dönemin hayal gücü ile araba olduğunu düşündüğüm bir kursoru karşınıza çıkan engellere çarpmadan haraket ettirme üzerine kurulu ve çarpmadan gidilen süreye göre size puan veren eğlenceli birşeydi. Aptal bir oyun ama aptal olduğu kadar da eğlenceli ve belki de bu yaşıma kadar kopamadığım bir eğlencenin temelleri.

O kurstan başarı ile mezun olmamın üzerinden bir dönem geçmişti abimin de daha sonrasında aynı tarz bir kursa gitmesi ile evimize ilk bilgisayarımız alınmıştı. Tabii bir cümlede anlattığım kadar kolay bir süreç değildi bu :) Uzun süren aileye yalvarma ve babamın bir arkadaşının o dönem Singapur’a gidiyor olması ve akabinde bize Singapur’dan Türkiye’ye taşınan bir bilgisayar. Evet evimize ilk defa Intel 80286 (bunun tam olarak ne anlama geldiğini sonraki dönemlerde öğrenecektim) bir bilgisayar girmişti. Tam hatırlayamamakla birlikte sanırım 26MHz ile çalışan 800K RAM’i olan o dönemin son teknolojisi bir makina idi. Hatta öyle ki DOS ortamında c:\>speak merhaba yazdığınızda kötü bir aksanla bilgisayarın hoparlörlerinden size merhaba diyebilen bir teknoloji harikası.

Hiç unutmuyorum, evimize giren ilk bilgisayarımızı o dönem bizim odamızda bilgisayarı koyacak bir yer tam olarak olmadığı için ve tabii ki ailemizin bilgisayar konusunda bizi kontrol altında tutmaya çalışmak istemesinden dolayı bilgisayar ebeveyn odasında yerini almıştı. İlk heyecan ile bir süre kursta öğrendiğimiz şeyleri kendi bilgisayarımızda uyguladıktan sonra “oyun” dedim. Oyun var mı bir bakmamiz gerekliydi. Oldukça az olan DOS bilgimiz ile bilgisayarın içindekilere göz atmaya başladık. İşte ilk gerçek oyunumla tanışmak üzereydim. Popersia adında bir klasör games klasörünün altında duruyordu. Evet içine nasıl giriyorduk c:\games>cd popersia enter ve “a-ha” iste oradayız. Kurs hocamınızın söylediğine göre exe ve com uzantılı dosyalar bir programı çalıştırabileceğimiz dosyalardı. C:\games\popersia>popersia.exe ve iste ekranda renkli birşeyler var. Tam hatırlayamamakla birlikte sanırım EGA bir grafik kartımız vardı. Evet oyunun adı şimdi çok daha netti Prince of Persia, hani şu son dönemde PlayStation2′de süper grafiklerle günlerimi harcayarak oynadığım o inanılmaz action adventure oyununun ilk versiyonu. Tamam kabul ediyorum o dönem o grafikler ve o oyun benim aklımı başımdan almıştı. Belki hala oynasam eski günlerin hatırına zevk alırım gibi geliyor. Ailemiz için o kadar inanılmaz birşeydi ki arkadaki yatağında inanılmaz hasta olan annem bile yarı baygın şekilde ekranı izliyor ve kahramanımız öldüğünde ister istemez “ah”, “aman çocuklar dikkat” şeklinde tepkiler veriyordu. Sanırım şu meşhur uzakdoğu griplerinden biri yüzünden rahatsızdı.

Prince of PersiaPrince of Persia ile bir uzun bir süre geçirdikten sonra eş zamanlı olarak IBM Cat isimli adından anlaşılacağı gibi enteresan eğlenceli ve ana karakteri sokak kedisi olan bir oyunu oynamaya başlamıştık. Evet oyun eğlenceliydi ama Prince of Persia kadar cazibeli bir oyun değildi. Doğru Prince of Persia’ya geri donduk. Ne kadar süre oynadık hatırlamıyorum ama uzun uğraşlardan sonra prensesi kurtarmayı başarmıştık. İşte o dönem Türkiye’de yaşıyor olmanın avantajı ile bilgisayarcı diye bir kavramla tanışmıştık. Bu “bilgisayarcılar”, size orjinal oyunları boş disketlere yükleyip para karşılığı satan iş yerleriydi :)

Bundan sonrası çok detay, tabii ki ilk hangi oyunu almıştım hatırlayamıyorum. Ama hemen hemen aldığım bütün oyunları hatırlıyorum. Beni en çok etkileyenlerden bahsedeyim size biraz. O dönem internet veya oyun dergileri olmadığı için “bilgisayarcınızdakı” listeden adı size en çekici gelen oyunu kendinize kopyalatıyordunuz. Bizim bilgisayarcımızda Çapa’da o dönem okuduğum Çapa Ortaokul’u ile aynı sokakta küçük bir yerdi. Belki de bu bilgisayarcıydı, bilgisayarımızı ilk defa 80286′dan 80386′ya 30Mhz’lık bir canavar upgrade ettiğimiz yer. Belki de bu kısmı tamamen atıyorum :)

İlk oradan hangi oyunu aldık hatırlamıyorum ama oradan abimle Another World adında beni ilk baştan çıkaran oyunu almıştık. Daha sonra beni bastan cıkaran bir cok oyun oldu :) İlk vektör grafikler ve ilk defa bu kadar güzel kurgulanan bir oyun. Another World’un başındaki yaklaşık 3-4 dakikalık süper giriş hala aklımdan çıkmaz.Another WorldPorsche marka otomobili ile binanın garajına çılgın bir hızla giren genç bir çocuk. Asansöre binip kendi katına doğru çıkarken asonsorun kapısından kayan ışık efekti ve sonrasında çocuğun çalışma odasına girmek için retina scan yapan bir makinadan geçip kimlik tespiti yaptırması. Bilgisayarının başına oturup bir kaç test yaparken zaten boyut değiştirip o “diğer dünya”ya geçiyordu. İlk defa vektör grafik bir kaplanın bilgisayar ekranı üzerinde önüme atlaması ile korkmuş, yere düşen bir kafesten fırlayan demirin, ekranın sol üst köşesine çarpması ile abimle kafalarımızı eğmistik. Kahramanımızın adı Lester gibi birşeydi sanırım. Tamamen atıyorda olabilirim ama en azından ben öyle olduğunu sanıyorum.

Hangisi daha önce çıkmıştı hatırlayamamakla birlikte Transport Tycoon ve Command and Conquer’in ilk versiyonu da benim unutulmazlarım arasında. Bir insan küçük raylar döşeyip, üzerinde küçük trenleri ile ticaret yaparak bu kadar eğlenebilir mi? Ben eğleniyordum. Oyunun jukeboxında çalan harika jazz parçaları ve hala harika olduğunu düşündüğüm süper grafikler. Bu oyundan sonra Chris Sawyer’in çıkardığı bütün oyunları bir dönem öncesine kadar satın alıyordum. Sonra kendisinin bir kaç tane berbat oyuna imza atması ile bu huyumdan vazgeçtim.Transport Tycoon

Oyun oynama huyumdan hala vazgeçmedim ve vazgeçmeyi de düşünmüyorum. Belkide benim bu dünyadan tamamen kopmamın en güzel yolu. Oyun oynarken kendimden geçip etraftaki konuşmalara hiç tepki vermediğim yada reflekslerimi maksimum seviyede kullanırken kolumu sağa sola çarparak kendime zarar verdiğim zamanlar oluyor. Ama o anlarda oldukça mutlu olduğum zamanlar. Yetişmesi gereken projelerin, içinden çıkılamayan bilgisayar kodlarının, çözümlenemeyen hardware sorunlarının yada ödenmeyen faturaları bir an olsun bile düşünmeden yaşadığım ender zamanlar oyun oynadıklarım.

Ah bu sirada eger merak eden varsa Prince of Persia’da prensesi kurtardiginizda soyle essiz bir sahneyi izlerken buluyordunuz kendinizi :) Mutlu son.
Prince of Persia - Final Sahnesi

Zalman VF700-CU VGA Cooler

Urun Inceleme 4 Comments »

Zalman VF700-CUEğer 3 boyutlu PC oyunları oynamayı seviyorsanız saniyede ekstra bir framein bile oyunların netliğine ne kadar katkısı olduğunu biliyorsunuzdur. Teknoloji hergün gelişiyor, aynı ay içinde bazen aynı firmanın iki yeni GPU’sunun çıktığına tanık oluyoruz. Korkunç olan oyunlarda her geçen gün daha çok kaynak harcamaya başlıyor. Maalesef siz her seferinde ekran kartınızı yenileyemiyorsunuz. Evet çözüm kartınızı overclock ederek biraz zamana ayak uydurmak. Ama kartınızın işlemcisini kabul edilebilir bir ısıda tutmak kart ile gelen standart fan ile mümkün değil, mümkün olsa bile o hızla dönen bir fanın sesine katlanmak istemeyiz.

Ben bu sorunlara çözüm bulmak için yola çıtığımda Zalman diye bir şirketin varlığından haberdar bile değildim. Google’da yaptığım bir kaç saatlik araştırmadan sonra sessiz pc ve performans kelimelerini aradığımda sürekli Zalman ürünleri sonuçlarda karşıma çıktığını gördüm. Hemen Zalman hakkında yorumlar ve insanların tecrübelerini okumaya başladım. Bir tane olumsuz yazı yoktu. Biraz daha zaman harcayıp benim XFX 6600 GT ekran kartım için en uygun Zalman sessiz GPU fanını seçtim ve sipariş ettim.

Oldukça kolay diyebileceğim, eli tornavida tutan herkesin de kolayca yapabileceğine inandığım bir kaç basit işlemi hemen uygulamaya başladım. Önce ekran kartımı kasanın içerisinden çıkarıp, karta zarar vermeyecek şekilde eski fanı üzerinden çıkardım. Yeni gelen fanın kutusunun içinden çıkan sekiz adet ekran kartı hafızası soğutucusunu kart üzerine yapıştırarak monte ettim. Doğru takılı olduklarına emin olduktan sonra GPU üzerine thermal compound sürerek Zalman VF700-CU kitapçığında tarif edilen şekilde yeni fanı kartımın üzerine yerleştirip vidalarını sıkıştırdım. Evet herşey düzgün gözüküyor. Fanın güç kaynağı bağlantılarını yapıp kartımı anakartıma tekrar monte ettim.

Evet beklenen an, bilgisayarımı çalıştırdım ve eski fanın ne kadar ısındığı ile ilgili kayıtlarımı açtım. Standart işletim sistemi ortamında eski fanım 55 C derece ısınırken şu anda ki ölçümlerim kartın ısısının 46 C olduğunu gösteriyordu. Oldukça başarılı. Hemen en favori oyunlarımdan biri olan Silent Hunter III’u açtım. Standart fan ile bu oyunu oynadığımda kart yaklaşık 75 C dereceye kadar çıkıyordu. Aşağı yukarı bir saat oyunu oynadıktan sonra kartın ısısı Zalman fan ile henüz 52 C dereceyi geçmemişti. 23 C derecelik bir ısı farkı benim için oyunlarda ekstradan bir kac fazla frame demekti.

Ses konusunda da en az ısı konusundaki başarısını yakalamış VF700-CU. Fan kesinlikle hiç ses çıkartmıyor. Çok az veya neredeyse sessiz değil. Hiç ses çıkarmıyor. Su anda tek duyduğum fan sesi, güç kaynağından ve işlemciden gelen fan sesi. Ama bu kaliteyi gördükten sonra en kısa zamanda işlemcime uygun bir Zalman fan seçip onu orjinal Intel fanı yerine takmayı düşünüyorum.

Silent Hunter III

Bilgisayar Oyunları 4 Comments »

Silent Hunter IIIHala deniz yüzeyinde olan Alman denizaltısı U-47, İngiliz savaş gemisine yaklaşmaya devam ediyordu. Saldırıdan sorumlu subay Endrass, denizaltıdaki İngiliz gemileri tanımlama kitapçığından yaklaştıkları geminin HMS Royal Oak olduğunu tespit etti. U-47′nin yaklaşma pozisyonuna göre saldırı planını hazırmaya başlamıştı. Birinci subay UZO (Unterseeboot Zieloptik) ile hesaplamalarını yapmaya başladı.

“Yaklaşık mesafe 2500 metre, tahmini derinlik 7 metre. Torpidoları deniz yüzeyinden saldırı için hazırlayın.”
“Torpidolar hazır efendim.”
“Torpido kapaklarını açın.”
“Bütün kapaklar açık, saldırıya hazırız.”
“Birinci torpido… Ateş…”
“Birinci torpido ateşlendi.”
“İkinci torpido… Ateş…”
“İkinci torpido ateşlendi.”
“Üçüncü torpido… Ateş…”
“Üçüncü torpido ateşlendi.”

12:58… Üç buçuk tonluk üç tane G7e torpidosu, ateşlenmeleriyle birlikte arkalarında basınçlı havanın ve torpido üzerindeki elektrik motorlarının gürültüsü ile denizaltıyı sallayarak 30knot hıza ulaştılar. Sudaki haraketleri dinleyen “hydrophone” operatörünün sesi duyuldu “Torpidolar sorunsuz olarak yollarında. ”

Endrass çarpışmaya kalan saniyeleri sayıyordu, “beş, dört, üç, iki…”

Royal Oak’da hemen hemen bütün mürettabat uyuyordu. İlk torpido dibe demirli bir sekilde duran Royal Oak’ı ıskaladı ve büyük bir gürültü ile çapa zincirini kopararak yoluna devam etti. Mürettebat ne olduğunu anlamaya çalısıyordu. Geminin güvertesinde bir koşuşturmaca başladı. Diğer iki torpidoda Royal Oak’in güvertesine çarpmış ancak G7e tipi torpidolarda hala çözülemeyen ateşleme sorunundan dolayı patlamamışlardı. Royal Oak mürettabatı geminin su aldığının farkına varmıştı fakat hala nedenini bulamamışlardı. Bir denizaltı Scapa Flow’a girebilecek değildi ya… Kontrol Merkezi

Kaçış için tamamen güneye yönelmiş U-47 şansını bir adet bulunan kıç torpidosundan bir kere daha deneyeme karar verdi. Ancak bu saldırıda sorunlu torpido yüzünden başarısızlığa uğramıştı. Royal Oak üzerinde enteresan bir şekilde haraketlilik azalmış ve görevli mürettabat dışında hemen herkes ranzalarına dönmüştü.

Bu fırsat değerlendirilmeliydi, ani bir kararla u-47 kuzey yönüne Royal Oak’a tekrar yönelmişti. Baş torpido merkezinde yoğun bir çalışma ile yeni torpidolar atış için hazır hale getirilmeye başlanmıştı bile. Saat 01:20′ye geliyordu. U-47 bir kere daha saldırıya hazırdı.

“Torpido bir, iki ve üç hazırlansın. İki derecelik fark ile üçünü de aynı anda ateşleyeceğiz. Derinlik 5 metre, hız 30 knot.”
“Torpidolar ateşlenmeye hazır. İki derece fark, derinlik 5 metre, hız 30 knot.”
“Bir, iki ve üç. Ateş.”

U-47′nin baş tarafından ateşlenen üç torpido ve her zamankinden çok uzun süren üç dakika. “Üç, iki, bir…” Üç torpido çok küçük zaman aralıkları ile Royal Oak’ı sancak tarafından avlanmıştı. Bu sefer torpidolar patlamış ve üç ton ağırlığındaki TNT Royal Oak’ı kullanılmaz hale getirmişti. Çok kısa sürede gemi 45 derece açı ile sancak tarafına yatmaya başlamış ve süper güçlü silah kuleleri kullanılamaz halde yavaş yavaş Kuzey Atlantik’in soğuk sularında kaybolmaya başlamıştı.

“Dizel motorlar tam güç, rotamız 252 güney-güneydoğu.”

Denizaltıdaki sessizlik Royal Oak’ın tamamen sulara gömülmesi ile bozuldu. U-47′nin mürettabatı sevinç içinde bağrıyordu. Ama hala Scapa Flow’dan kaçmaları gerekliydi.

Yaklaşık yarım saat sonra Scapa Flow’daki bütün ingiliz zırhlıları güçlü ışıklarla denizyüzeyini taramaya başlamışlardı.

“Elektrik motorlarını çalıştırın, denizaltıyı 12 metre derinliğe alın. Hız standart. Gürültüye neden olan herşeyi durdurun.”

24 saat süren sessiz kaçıştan sonra nihayet U-47 Kuzey Atlantik’in açık sularındaydı. Yüzeye çıktıklarında BdU’dan Royal Oak’ın tamamen batmış olduğunun onayını aldılar, aynı zamanda ıskalayan torpido da başka bir gemiyi yaralamıştı.

Indigo Prophecy

Bilgisayar Oyunları 2 Comments »

Indigo ProphecyPlaystation2 icin son zamanalarda cikan en guzel oyunlardan bir tanesi Indigo Prophecy. Hem konusu, hem karakterleri hem de oynanis sekli ile bence neredeyse devrim niteliginde bir oyun. Bugune kadar sinema filmi tarzinda cok oyun cikti piyasaya. Eski zamanlardan Phantasmagoria, Gabriel Knight serisi gibi. Fakat bu oyun bu konuda kendinden onceki orneklerin hepsini gecmis kanimca.
Oyunda -en azindan oyunun basinda- New york’da calisan bir IT yetkilisini oynuyorsunuz. Acilista sebebini bilmediginiz bir sebepten dolayi bir restaurant’in tuvaletinde bir cinayet isliyorsunuz. Oyunun ilk bastaki amaci bu cinayeti neden islediginizi bulmaya calismak. Ancak, bu konunun sadece basi tabi ki.

Daha ilk baslardan film tarzi bir oyun oldugunu anlayacaginiz bolumler basliyor. Cinayeti islediniz, fakar restaurant’da oturan bir polis memuru var, memur yerinden kalkip tuvalete dogru yurumeye basliyor. Indigo Prophecy’de bu anda, daha sonra da cok ornegini goreceginiz split-screen devreye giriyor. Ekranin bir kosesinde polis memurunu yaklastigini gorurken, oyun ekraninda ne yapacaginiza karar vermeniz gerekiyor. Cesedi saklayip izleri mi sileceksiniz, yoksa kosarak kacacak misiniz? Bu ve bunun gibi kararlar oyunun ilerleyisini etkileyecekler. Indigo Prophecy

Bu ilk episode’u atlattiktan sonra yeni karakterler ile tanisacaksiniz. Iki tane polis memurunun cinayet mahalline gelmeleri ile, oyun kisilik degistirmeye basliyor. Biri kadin digeri erkek bu iki polis de oyunda oynayacaginiz karakterler olacaklar.
Zaman icerisinde bu olayin her iki tarafindaki kahramanlari da oynayarak -hem cinayet isleyen genc adami hem de polisleri- olayin iki tarafini da oynayacak ve ironik bir sekilde oyunu ne kadar iyi oynarsaniz, diger oynadiginiz karakterin isini o kadar zorlastiriyor olacaksiniz :)

Oyunun film benzeri kisimlari point and click adventure tarzinda gittiginiz mekanlarda ipucu toplayip bulmaca cozmek seklinde gelisirken, oyunun aksiyon kisimlarinda da alisagelmedik bir yontem kullanilmis. Oyunda kacma kovalamaca gibi sahnelerde karakterin hareketlerini birebir kontrol etmek yerine ekranda cikan yon ve dugme kombinasyonlarina hizli bir sekilde tepki vererek yonlendirme durumundasiniz. Bazi bolumlerde ozellikle guc gerektiren (binadan sarkma, ruzgara karsi yurume) gibi hareketler cok hizli ve seri L1+R1 gibi kombinasyonlar yapmayi gerektiriyor, ve bu bolumler gercekten de sizi fiziksel olarak yoruyor.
Oyunun konusu cok degisik olmasinin disinda, karakterler de dublaj da cok basarili ve bir cok yan aktivite ile kimi zaman ic SIKICI olan oyunun konusu hafifletici unsurlarla rahatlatiliyor.

Oyun butunu ile cok cok guzel, tek bir kusuru var, o da biraz kisa olmasi. Oyun bastan sonra 5-6 saatte bitiyor maalesef. Buna ragmen cok basarili ve adventure seven her ps2′cinin edinmesi gereken bir oyun.

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.