İstanbullular

Kitap Tanıtımları No Comments »

Günümüz edebiyatının vazgeçilmez yazarlarından Buket Uzuner uzunca bir aradan sonra yeni romanı ”İstanbullular” ile tekrar okurlarıyla buluştu. İstanbullular yayınlandığı Şubat ayından itibaren pek çok kitapevinin en çok satanlar listesinde yerini üst sıralarda korumakta.

İstanbullular öncelikle okuru sağlam kurgusuyla etkiliyor. Kurgunun sağlamlığına yazarın akıcı ve sade dili eklenince 519 sayfalık kitap bir çırpıda okunuveriyor.
Meraklısı Buket Uzuner ‘in diğer romanlarında da yer alan karakter analizlerini, kişilik saptamalarını bilir. Romanlarını birden fazla karakter üzerinde kurgular. Bu romanda da birden fazla karakter ve birden fazla analiz mevcut ve karakterler yazarın zengin anlatımıyla birleşince ortaya bir bütün olarak okunabilecek keyifli bir roman çıkmış.

Birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan 15 kişinin bir mekan ve bir olay etrafında bir araya getirildiği bir roman İstanbullular. Bir araya getirilen mekan aslında hepimizin çeşitli sebeplerle seyahat sırasında yolumuzun düştüğü, eski ve yazarın sık sık dile getirdiği adıyla ”Yeşilköy”, günümüzdeki adıyla ” Atatürk Havalimanı”nda dış hatlar terminali.

Farklı yerlerden ve farklı kimliklerden oluşan insanların tek ortak özelliği bir şekilde İstanbullu olmaları. Kitapta sorgulanan da bu İstanbullu oluştur aslında. Kimdir İstanbullu, ya da kime denir? Topraklarında doğup, büyümek midir İstanbullu olmak, yoksa yürek ve beyin anlamında mı İstanbullu olunur? Dolayısıyla romanda bir anlamda İstanbullu olmayı tartışma konusu haline dönüştürmek de mümkün. Çünkü roman kahramanları genellikle kendi ait oldukları kültürlerde kabul görememiş ve hayatlarının bir kesiminde İstanbul’da bulunmuş ve İstanbul’dan kopamamış kahramanlardır. İstanbul’un 2007 manzarasına baktığımızda herkesin bir diğeri için ”öteki” olabileceğini düşünürsek roman okunurken bu tartışmayı daha da şiddetlendirmek mümkün. İşte yazar bu tartışmayı her bir karakteri üzerinde kendiyle hesaplaşma biçiminde yapmış.

Yazarın kültürel donanımı da karakterlerinde hayat bulmuş. Bu karakterlerinden birinden çok etkilendiğimi söylemek isterim. Bu karakter İstanbul’un kendisi. Evet yazar İstanbul’ a da bir karakter yüklemiş ve ara sıra İstanbul’un da kendisiyle hesaplaşmasına vesile olmuş. Yazarın deyimiyle içinden deniz geçen tek şehir olan İstanbul bakın okura kendini nasıl anlatıyor: ” İstanbul benim adım; Doğu Akdeniz’in, orta ve yakın Doğu’nun, Balkanlar ve Kafkaslar’ın, yakın-uzak, ön ve arka Asya’nın, binlerce yıldır Dünyanın kaderiyim Ben!. İmparatorların, sultanların, evliyaların, azizlerin, ermişlerin, kahramanların, soyluların, kimsesiz ve evsizlerin, terk edilmiş ve kalbi kırılmışların, tutunamamış ve tutunamayacakların, kağıt toplayıcılarının ve işsizlerin, tinercilerin, sokak çocuklarının, fahişelerin, delilerin, akıllıların, idealist ve fırsatçıların, safların ve romantiklerin ruhuyum ben. Hepsinin şehri, hepinizin İstanbuluyum ben………. İstanbul’um ben. Değerimi bilmeyen fanilerin sonunu en iyi yine ben bilirim”.

”İki Yeşil Su Samuru” ve ”Kumral Ada Mavi Tuna” romanları da çok ses getiren Buket Uzuner’in uzun bir çalışma sonucu hazırladığı, ”İstanbullular” romanı da çok ses getirecek, hatta günümüz klasiklerinin arasına girecekmiş gibi gözüküyor. Yazarın daha önceki romanlarını okuduysanız eğer, İstanbullular’ı da kaçırmayın derim.

Özlem Akaydın

İlk Komşularım

Guncel No Comments »

Her şey bir tülün arkasında saklı şimdi.
Bildiğimiz, pencerelerimize astığımız bembeyaz bir tül.

. . .

Onları tanıdığımda 3- 4 yaşlarımdaydım.
Moda’da ilk oturduğumuz Akasya Apartmanı’nda komşularımızdı onlar bizim.
Beş katlı apartmanın en üst katında otururduk, hemen bir alt katımızda da Onlar.
İkisi de uzun sayılabilecek bir yaşamı birlikte paylaşmışlar ve evliliklerinin üzerinden hatırı sayılır yıllar geçmişti.

Hiç çocukları olmamıştı bu süre içinde. En büyük özlemleri de buydu işte.

Şimdi, yaşlılık demleri kapıya gelip dayandığında, yıllar süren çocuk özlemine bir de hiç sahip olamayacaklarını bildikleri torun özlemi eklenmişti.

Yine de birbirlerine yetmeye çalışıyorlardı karı koca.

Zaman zaman annemden izin isteyip beni yanlarına alıyorlardı, ya da ben “ Aşağıdaki babaanne ve büyük babaya gidebilir miyim anne?” diyerek izin alıyordum annemden.
- Ben doğmadan uzun yıllar önce vefat ettiklerinden, hiç tanıyamadığım babaannem ve büyük babamın yerine koyuvermiştim onları bir çırpıda.-

Evlerine gittiğimde, çocuk akımla ilk dikkatimi çeken, eski eşyalar ve temizlik kokusu olurdu. Bir de duvarda asılı duran, o zamanki gözlerime çok büyük gelen kocaman bir ut.

Büyük bir kitaplıkları vardı ve içinde ciltli kitaplar. “ Bunları istiyorum” dediğimde, “ Okula git, biraz büyü, okuma yazma öğren o zaman” derdi, büyükbaba yerine koyduğum yaşlı amca.
“ Babaanne” ise, reçelli ekmekler ve taze sıkılmış portakal suyu getirirdi her seferinde.

Sonrasında annemle şu konuşmalarına tanık olurdum: “ Aaa , içti mi portakal suyunu, bak ben evde içiremiyorum” .
“ Evet evet içti valla. Reçelli ekmek verdim, iki dilim de ondan yedi.”

Nasıl yemezdim o reçelli ekmekleri, baharda çilek reçeli, kışın ayva reçeli, kokusuna, tadına doyamadığım çeşit çeşit ev yapımı reçeller.
Bu yüzdendir, şimdi bile ev yapımı reçelleri, hazır reçellere tercih etmem.

Babam özellikle cumartesi günleri tatil olduğundan, beni alır Moda’daki çocuk parkına götürürdü, evden çıkınca o iki ihtiyar balkondan ya da pencereden bakar, bana sevgiyle el sallar “Çabuk gel ama, geç kalma” derlerdi.

İkisinin, çoğu kere de “Büyük Baba” nın yaptıkları şey, sokak dondurmacısından bana dondurma almaktı.
Dondurmacının sesini duyduklarında, özellikle “ büyükbaba” üşenmeden aşağıya iner, dondurma alırdı.
Kendilerine ama mutlaka bana.

Bu yaşlı ve kimsesi olmayan komşularımla ilişkimiz biz o apartmandan taşınana kadar devam etti.

Yeni evimiz, yeni başlangıçlarımıza sahne olmuştu. Benim için en önemli başlangıç, hayatımı bundan sonra kardeşimle paylaşacak olmamdı.

Yeni eve taşınırken annem ve babam sevinç içindeydiler.

Ben, içten içe üzülüyordum babaannem ve büyükbabam yerine koyduğum o güzel yürekli insanlardan ayrılmaktan.

Eşyalarımız apartmanın önündeki kamyona yüklendiğinde, vedalaşmak için annemle evlerine gittiğimizde, ikisi de göz yaşları içinde sarıldılar bana.
“Biz unutma olur mu?” dediler.
“ Tamam unutmam” dedim.
Unutmadım da.

Zaman zaman annem ya da babamın eşliğinde ziyaret ettim onları.

İlk okula başlarken, bu kez okul kıyafetlerimle gittim evlerine, ellerini öptüm ikisinin.
Saçlarımı okşadılar, gözleri dolu dolu.

Yalnız, bu sefer yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. “ Babaanne “ hastaydı.

Kısa bir süre sonra da öldüğünü öğrendim. Eski komşularımızla annem konuşurlarken duydum, benden sakladılar üzülmeyeyim diye. Oysa sakladıklarını sandılar sadece.

Kısa bir süre sonra “ büyükbaba” nın da ölüm haberi geldi. Dayanamamıştı hayat arkadaşının gidişine.

Kimseleri olmadığından, konu komşu cenazeyi kaldırmış, evlerine de öylece kilit vurmuşlardı.

Yeni taşındığımız ev, eski evimize çok yakın olmasına rağmen, uzun bir süre o sokaktan geçemedim.

İkisinin de ölümü üzerinden neredeyse beş yıl geçmişti, ilk okulu bitirmek üzereydim.

Evlerinin ne olduğunu merak ediyordum.

Onca yıldan sonra, kalbim o sokaktan geçmek istemese de, meraklı ayaklarım beni götürüverdi sokağa, meraklı gözlerim ise hemen onların oturduğu apartman katına takıldı.

Ev öylece duruyordu.

“ Babaanne” nin reçel ve temizlik kokan evi, o zamandan bu zamana kapalıydı.

Sakız gibi temiz olan tüller koyu gri bir renk almış, yavaş yavaş siyaha dönmeye başlamıştı.

Kitaplar, ut, eşyalar kimbilir ne hale gelmişti?

Gözümde yaşlarla uzaklaştım oradan.

Bir daha da o eve ne olduğunu, ne merak ettim, ne de kimseye sordum.

Bilmek istemedim.

Benim anılarımdaki haliyle kalması sanki daha iyi olacaktı.

Üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçti ve ben çocukluğumun ilk komşularını hiç unutamadım.

Senden Vazgeçemedim !!!

Guncel No Comments »

Seninle ilk tanışmamızı hatırlıyor musun?
Ben hiç unutmadım biliyor musun?
15 ya da 16 yaşımda olmalıydım.
Gençtim, kanımın deli aktığı zamanlardaydım.
Gizli gizli buluşurduk seninle değil mi?
Nasıl da heyecanlanırdık, yakalanma korkusuyla.
Şimdi düşünüyorum da, bir araya geldiğimizde seni bilemem ama ben, çok çok mutlu olurdum.

Günlerden bir gün, anneme yakalanmıştık.
O zaman, oturduğumuz evimizin arka balkonundaydık seninle.
Ne ara girmiş annem içeriye fark edemedik.
Çok kızmıştı annem ikimizi bir arada görünce, “ Hayır, izin vermiyorum “ demişti sert bir dille. “ Bununla ilgili asla tavizim yok bilesin; bir daha ikinizi bir arada kesinlikle görmek istemiyorum” demişti, bağırmaya yakın bir ses tonuyla.
Uzun bir süre de takip etti ikimizi, bir araya geliyor muyuz diye, hatta tüm komşuları bile uyarmıştı seninle görüşmemize engel olmak için.

Üniversite yıllarımız, özgürlüğümüz olmuştu. Hiç kimse görüştüğümüzü bilemedi seninle.
Bazen sabahlara kadar ders çalıştık, bazen hovardalık yaptık birlikte. İşte o üniversite yıllarından sonra, artık hiç kopamadık. Öyle güçlü bir bağdı ki aramızdaki, istesek de kopamazdık.

Bir gün çok kızmıştım sana. Senle olan ilişkimi bitirmeye ilk kararı o gün vermiştim.
Senin yüzünden hastalanmıştım çünkü.
Uzun süre görmek istememiştim seni. Oysa o kadar alışmıştım ki sana ne yazık ki o “ Uzun Süre” ye çok fazla dayanamadım.

Düşünüyorum da, sen aslında hiç dost olmadın bana.
Dost gibi görünenlerdendin.
Ben seni kendimce dost bildim, iyi günümde de, kötü günümde de sana sarıldım.
Sen ne yaptın?
Sinsice kullandın iyi niyetimi.

Şimdi yolun yarısını çoktan geride bıraktığım yaşlarımdayım.
Bakalım sürem ne zaman dolacak?
Geçenlerde, doktora gittim kontrole.
Uzun uzun muayene etti beni doktorum.
Sonra yüzüme soran gözlerle ve üzgün bir ifadeyle bakarak “ Bu kadar ne yaptın ciğerlerine ?” dedi.
Seni çıkarttım cebimden, masanın üzerine koydum, “ Ben değil doktor, o yaptı “ dedim. Sen ise bana masanın üzerinden, doktora belli etmeden gülümsüyordun.

Ömrümü kısalttın, ciğerlerimi kararttın ama … ah sigaram ben senden vazgeçemedim!!!

ÖZLEM’İN “BLOG”NOTU 1: Bu yazı her günkü yürüyüş yolumda rastladığım, düzgün giyimli, 15- 16 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir delikanlıyı, kaçamak hareketlerle sigarasını yakıp, keyifle içerken gördükten sonra yazıldı.

ÖZLEM’İN “BLOG” NOTU 2: Bu satırların yazanı sigara içmemektedir

ÖZLEM’İN “BLOG” NOTU 3: Veee elbette ki blog önerilerim:
Mercimek’in Annesi Sevgili, Aygoz Asya’dan : Bir Avuç Deniz Suyu Avuçlarımda . .. :http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=39268
Sevgili Fulya’dan Annem ve Kitaplar :http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=2392 ( Dilerim biz de çocuklarımıza annen gibi bir örnek olabiliriz Fulya’cığım ).

Kırkınca, Kirkince, Çirkince

Guncel 2 Comments »

Gezmek için gittiğiniz yerlerde sürekli yaşama isteği duydunuz mu hiç?

Ya da bu yerlere karşı aidiyet duygusu hissettiniz mi?

Gönülden bağlandınız mı üç gün için tatile gittiğiniz bir yere?

Üç günle yetinmeyip tatili uzatmak istediniz mi?

Ve yıllar sonra özlem duyup da tekrar gidip görmek istediniz mi?

İzmir’in Selçuk İlçesi’ne bağlı ve Selçuk’a sekiz kilometre uzaklıkta olan eski bir Rum köyü olan Şirince’den söz ediyorum. Bana yıllar sonra eski bir dost gibi kendini özleten Şirince’den.

Ülkemin her bölgesi özeldir anlamlıdır benim için, ancak Batı Anadolu daha bir anlam taşır. Uzun yıllar iç içe yaşamış, güzel dostluklar kurmuş insanların savaş yüzünden birbirine düşman olduğu,yine savaş yüzünden yaşadığı yerlerden vazgeçmek zorunda oldukları topraklardır oralar. İşte biraz da bu yüzden görmek istemiştim Şirince’yi yıllar önce.

Denizden yaklaşık 650 metre yüksekte olan, bir vadinin güney ve doğu yamaçlarına kurulmuş olan Şirince Köyü’nün kuruluşuna dair çeşitli söylemler var.
Kırk kişilik bir aşiret tarafından kurulduğu söylenen Şirince’nin kuruluşunun 5. yüzyıla kadar dayandığı rivayet ediliyor.

1924 Türkiye – Yunanistan mübadelesi öncesi 1800 haneli bir Rum köyü olan Şirince’ye mübadele ile birlikte Rum’ların ayrılmasıyla, Müştiyan ve Somokol köylerinden gelenlerin yerleşmesi sağlanmış. Adı Şirince olana kadar bir çok isim almış. ‘’ Kırkınca’’, ‘’Kirkice’’, ‘’Çirkince’’ gibi. Yine rivayete göre burada yaşayan halk, köyün güzelliğinden ötürü kimseler gelip yerleşmesin diye özellikle ‘’ Çirkince’’ diye adlandırmış köyü. En sonunda dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik köye şimdiki adını ‘’ Şirince’’ yi vermiş.

Şirince’ye gidildiğinde ilk göze çarpan eski Rum evleri oluyor. Çok kısa bir süre içinde, doğanın bu güzel köye aslında biraz torpil yaptığını fark ediyoruz. Denize kadar uzanan Efes Ovası, zeytinlikleri, bahçeleri ve üzüm bağlarının mükemmel uyumu, kelimelerle ifade edilemez bir duyguyla sarıveriyor yürekleri. Huzur mu, dinginlik mi, doğa tutkusu mu tanımlanmaz bu duygu oralarda biraz daha kalmak, tatili biraz daha uzatmak, hatta mümkünse oralara yerleşmek isteği uyandırıyor.

Tarihi ve bembeyaz Rum evlerinin yanında, mükemmel çöp kebabı, ev yapımı şarapları, köy ürünleri, doğası ile bir daha hiç kopamayacak bir bağ oluşuyor Şirince’ye dair.

Cennet burası olmalı diye düşünüyor insan, tıpkı çocukluğunun önemli bir bölümünü Şirince’de geçirmiş, Yunan yazar Dido Sotiroyo’nun unutulmaz eseri ‘’ Benden Selam Söyle Anadoluya’’ da sözünü ettiği gibi: Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa bizim Kırkınca – Şirince ‘nin cennetin bir parçası olması gerekir.’’

Mutlaka ama mutlaka en azından bir kez ( aslında bana sorarsanız birkaç kez) görülmesi gereken bu güzel Rum Köyü’ne yolunuz düşerse mutlaka gidin. Hatta yolunuz düşsün diye elinizden geleni yapın, pişman olmayacaksınız.

Özlem Akaydın

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.