The Other Boleyn Girl - Milliyet Gazete - Uydurma Haber

Merak Ettiklerim, Guncel 1 Comment »

Bir kac zamandir eglence amacli olarak Milliyet Gazete’sini okuyorum. Hem haberlerin tarafliligi, hem haberlere yazilan yorumlar, hem de fotograf galerisi tam eglencelik. Ancak gecen gun oyle birsey okudum ki, “yuh artik daha neler” demekten kendimi alamadim.

Fotograf galerisine bir resim asilmis, resimde Scarlett Johansson’in goguslerine bakan Natalie Portman ile birlikte goruntulenmis ve altinda da hem sizi sinirlendiren, hem de gulduren su aciklama yaziyor.

Pornografik filmlerde oynayan oyuncularının hayatını anlatan ‘Other Boleyn Girl’ filminde başrolü paylaşan seksi yıldız Natalie Portman ve Scarlett Johansson, filmin galası için Berlin Film Festivali’ndeydi. Johansson’a göre daha rahat olan Natalie Portman, objektiflere böyle takıldı. Scarlett Johansson aynı zamanda Woody Allen’ın yönettiği ve Penelope Cruzla başrollerini paylaştığı “Vicky, Christina, Barcelona” adlı filmde de erotik sahnelerde boy gösterecek.

LINK

Inanilir gibi degil, hadi hic kitap okumamissiniz anlasilabilir hadi hic sagda solda filminde konusunu duymadin ona da tamam ama nasil olduda bu konuyu buldun. Nasil bir hayal gucu. Sanirim bu yaziyi yazanin; boyle bir filmde boyle iki tane guzel kadinin oynamasi gibi
bir fantazisi varmis, burada bunu dile getirmis.

Hatta bir karar verdim bu yaziyi yazarken, sadece Milliyet Gazetesini kullanarak bakalim gunde kac tane salak haber yazabilecegim.

Inanilir gibi degil.

Şimdi Ya da Asla

Guncel, Film Tanıtımları No Comments »

Hayatı sorgulamak için kendimizle baş başa kaldığımız anlar olur.
Bu anlar çoğu kere ya yaşadığımız acı tecrübelerin bitiminde ya da beklenmedik sevinçlerden sonra gelir.
Kim bilir kaç kez sorgulamışızdır yaşamakta olduğumuz hayatı. Yapmak istediklerimizi, yapamadıklarımızı, özlemlerimizi, hayal kırıklıklarımızı.

Bu sorgulamayı bu kez hiç beklemediğim bir zamanda, bir film sayesinde yaptım.
Geçtiğimiz günlerde vizyona giren, Jack Nicholson ve Morgan Freeman’ın baş rollerini paylaştıkları
“Şimdi ya da asla” adlı film.

“Edward ve Carter “, hayatları bir hastane odasında kesişmese asla tanışamayacak olan iki farklı insandır.
Edward zengin bir iş adamıdır. Para mevhumu yoktur. Carter ise sıradan bir araba tamircisidir.
Bunca yıllık hayatlarının ardından bir tek ortak paydaları vardır. Her ikisi de kanserdir ve bir süre sonra öleceklerdir. Bu yüzden yolları bir hastane odasında kesişir. İki adam bu dakikadan sonra ortak bir konuda birleşirler.
Geri kalan ömürlerini yapmak istedikleri her şeyi yaparak geçirmek istemektedirler. Kendilerine o zamana kadar yapamadıklarından oluşan bir liste hazırlarlar ve birlikte yolculuğa çıkarlar. Bu da onlara inanılmaz bir dostluğun kapılarını açar.”

Hayatımı tekrar sorgulayıp gözden geçirmeme sebep olan ise, filmin sahnelerinin birinde film kahramanı bu iki adamın sohpeti oldu:

Cennetin kapısında şu iki soru soruluyormuş:
- Hayattan yeterince keyif aldın mı?
- Hayatta yeterince keyif verdin mi?

Ben filmden çıktıktan sonra işin içinden çıkamadım.
Tabii ki hayattan keyif aldığım anlar oldu. Yeterince miydi? Bilmiyorum.
Ya keyif verdiğim anlar? Bu yanıtlaması daha da zor bir soru gibi geldi bana.Cevabını yakın çevremdekilere ve beni tanıyan dostlarıma sormak gerek her halde.

Ben bu sorulara yanıt arayadurayım, bence siz bu güzel filmi kesinlikle kaçırmayın. Filmi izledikten sonra eminim kendinizi aynı soruları sorarken bulacaksınız: .
“Hayattan yeterince keyif aldım mı?
Hayatta yeterince keyif verdim mi?” ve mümkünse bu sorulara vereceğiniz yanıtlar, içinize sinen yanıtlar olsun, çünkü dünyaya gelebilmiş olmak bile yeterince özel bir şanstır aslında.

Meraklısı için
Filmle ilgili Notlar :

Yönetmen Rob Reiner
Senaryo Justin Zackham
Oyuncular Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Hayes, Beverly Todd, Rob Morrow
Filmin Türü Macera, Komedi
Orijinal Adı The Bucket List
Yapım Yılı 2007
Yapım Ülkesi ABD
Orijinal Dili İngilizce
Vizyon Tarihi 01.02.2008

Karanlıkta Kayıp Yıllar

Cesitli Olaylar, Denemeler No Comments »

Yaşlı kadın bir süredir uykuya daldığında her gece aynı kabusu görüyordu.
Karanlık bir sokakta bir şeylerden kaçıyor gibi koşuyordu, arkasına dönüp bakıyor kimseyi göremiyor, koşmaya, kaçmaya devam ediyordu. Sonunda soluk soluğa kaldığında, kan ter içinde uyanıyordu.

O gece de aynı kabusu görmüştü, yine kalp çarpıntısı ile uyandı. Saate bakmak için yatağında doğrulduğunda yanının boş olduğunu gördü. Eşi, hayat arkadaşı, çocuklarının babası, sevdiği adam yanında yoktu.
“ Yine mi ve hâla mı?” diye sordu kendine.

Geçmişe gitti belleği sonra.

Gençti o zamanlar. Güzeldi de üstelik. Çok sevmişti kocasını, üç tane de çocuk dünyaya getirmişti ikişer yıl arayla. Hep çalışırdı kocası, işleri hep çok yoğundu. Geç gelirdi eve akşamları. İş toplantıları haftada iki ya da üç kez olurdu. Onun da kendine ait işleri vardı yaşadığı evin sınırları içinde. Günlük ev işleri, çocuk bakımı, temizlik, ütü bir de yemek. Dört duvar arasında geçip gidiyordu hayatı.

O dönemde eşinin eve geç gelmelerinin sayısı biraz daha artmıştı sanki.
Çocukları uyuttuktan sonra kadın için bekleme süresi başlardı. Televizyon da yoktu o zamanlar. Radyosu ve Kerime Nadir romanları eşlik ederdi bu bekleyişlere.
Saatler saatleri kovalar ama eşi eve gelemezdi bir türlü.
Yatağında yalnız uyumak çok zor gelirdi, bu yüzden inadına, beklerdi sabahlara kadar kocasını.

Bir süre sonra radyodaki müziğin sesini ince bir cızırtı alır, kitabı kucağına düşer, kanepeye kıvrılıp uyuya kalırdı.
Sabaha karşı kapıda dönen anahtarın sesini duyunca kocasının geldiğini anlardı, usulca kalkar, hiçbir şey sormadan yatağına giderdi.

Şimdiki kadınlar gibi değildi O. Gereksiz soru sormazdı. Hele “ Nerede kaldın bu vakite kadar” diye hiç hesap sormazdı. Bu kadar suskun oluşunun nedenini kendine zaman zaman sorsa da çoğu kere kendinden yanıt alamazdı
Bir gece yine eve geç geldi kocası. Her zamanki iş toplantılarından biri diye düşündü kadın ve yine bir şey sor-a-madı.

Adam ceket ve gömleğini çıkarıp pijamalarını giydi hiç konuşmadan yattı.
Kadın odaya girdiğinde ceket ve gömlekten gelen keskin parfüm kokusunu duydu. Her şeyin farkına o anda vardı. Bir başka kadınla paylaşıyordu sevdiği adamı.

Sustu, bir şey söyleyemedi. Suskunluğunun nedenini o zaman buldu. Susmasının nedeni ezikliği değil çaresizliğiydi. Annesi babası hayatta değildi. Çocuklarıyla gidebileceği bir baba evi bile yoktu. Çocuklarını babasız büyütmek istemiyordu…
Bunların hepsi bahaneydi aslında. Garip bir tutkuyla bağlıydı sevdiği adama.
Onsuz kalmak, terk etmek ya da terk edilmek fikri bile göz yaşlarına boğuyordu kadını. Kimsenin bilmediği, içine akıttığı göz yaşlarına. O anlarda kendini hep tek başına ve çaresiz hissediyordu.

Bu anı da silindi gözlerinden yaşlı kadının. Şimdi belleğinde ve gözlerinin önünde, kimin olduğunu hatırlayamadığı bir cenaze töreni vardı. Bir sis perdesi ardında hatırlıyordu töreni.

Mezarlıktalardı. İnsan kalabalığının ortasında kalmıştı, her zamanki gibi sessizce, boş gözlerle cenazeyi izliyordu.
Bir erkek koluna girmişti, bir kadın elini tutuyordu sımsıkı. Oğlu ve büyük kızı olmalıydı. Birden kalabalığın arasında nasıl olduysa kızıl saçlı kadını fark etti. Kadın yanına yaklaştı, gözlerinin içine baktı. İnsanı delip geçen koyu yeşil gözleri vardı. Gözlerinin rengi ağlamaktan daha da ortaya çıkmış ve yine ağlamaktan burnu kızarmıştı. Kendinden oldukça gençti, yine de göz çevresinde hafif kırışıklıklar vardı.
Kadın yanına yaklaştıkça burnuna kadından gelen o keskin parfüm kokusu geldi. Kokuyu hatırlamakta gecikmedi.Ne yapması gerektiğini bilemedi. Sadece baktılar iki kadın birbirlerine. Hiç konuşmadılar.
İkisinin de gözleri öyle çok şey anlattı ki o kısa sürede, kendilerinden başka kimse bilemedi anlattıklarını.

Çok çabuk bu anıyı da sildi zihninden. – “ Neden hep geçmişi düşünüyorum?” diye sordu kendi kendine.
Yatağından kalktı. Odanın ışığını açtı. Kocası yoktu işte yanında. Battaniyeye sarılıp kanepeye uzandı. Beklemeye başladı. Şimdilerde çok kanallıydı televizyonlar. Kanallardan biri ona arkadaşlık yapardı nasıl olsa.

Bekledi, sabahın ilk ışıklarını görene kadar bekledi. Gelen giden yoktu.
“ Bu sefer tamamen gitti, ya dönmezse” diye düşündü.
Dayanamadı. Büyük kızının evine telefon etti.
Ağlamaklı bir sesle kızına - “ Kızım baban eve gelmedi. Dayanamıyorum artık. Usandım bu beklemelerden” dedi.

Kadının, telefonun öbür ucundaki kızı soğukkanlılığını korumaya çalışarak : - “ Anneciğim unuttun mu babam öleli 10 sene oluyor. Yat uyu şimdi, sabah birlikte doktora kontrole gideriz. İlaçlarını gözden geçiririz. İstersen gel biraz bizde kal. Hem çocuklar da çok özlediler seni “ dedi.

Yaşlı kadın bir şey söylemeden kapattı telefonu. Dudaklarını büzdü. Ağlamaya başladı.
Bir yandan kaybolan yıllarına ağlıyor, bir yandan fısıltıyla kendi kendine söyleniyordu.

- “ Gitmem, O’nu bırakıp bir yere gitmem ben”.

Aykırı ve Efsane Kadın

Kitap Tanıtımları No Comments »

“Hatice Saadet Baraner” ismini daha önce hiç duymuş muydunuz?
Peki ya “Suat Derviş” ismi size bir şeyler çağrıştıyor mu?

Onu da mı hatırlamadınız?

Ya “Fosforlu Cevriye “ ?

Bilmeyen yok gibidir fosforlu Cevriye’yi .

Suat Derviş, gerçek adı ile Hatice Saadet Baraner, Türk Sineması’nda da birkaç kez film olarak çekilen Fosforlu Cevriye’nin yazarıdır.

1930’lu ve 1940’lı yıllarda yaşamış bu güzel, alımlı, akıllı ve aykırı kadın, Liz Behmoaras’ın kaleminden okurları ile “Suat Derviş, Efsane Bir Kadın ve Dönemi” adlı kitap ile bir kere daha buluşuyor. Remzi Kitapevi tarafından Ocak ayı içinde basılan, Fosforlu Cevriye’nin yaratıcısının bir döneme tanıklık eden çalkantılı hayatını okumak; hem efsane yazarı yakından tanımak hem de yakın tarihimize ışık tutmak eşsiz bir fırsat olacak.

Meraklısı için ayrıca Not: Suat Derviş’ e ait diğer kitaplar * :

Kara Kitap (1921)
Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923)
Hiçbiri (1923)
Ahmed Ferdi (1923)
Behire’nin Talibleri (1923)
Fatma’nın Günahı (1924)
Ben mi (1924)
Buhran Gecesi (1924)
Gönül Gibi (1928)
Emine (1931)
Hiç (1939)
Çılgın Gibi (1934)
Fosforlu Cevriye (1968)
Ankara Mahpusu (1968, ilk olarak 1957′de Paris’te Fransızca)

Klasik Müzik Rehberi

Kitap Tanıtımları No Comments »

Para ve parayla ilgili her şeyin ön planda olduğu, marka takıntısının her geçen gün artarak çığ gibi büyüdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık.
Sadece üzerinde yaşadığımız ülkede değil genel anlamda dünyada etik anlamda değerler değişmekte.
Ne kadar kabul etmesek de, “ bu devir bizim devrimiz değil” desek de, doğal sonuç olarak inanılmaz bir kültür yozlaşması ile karşı karşıyayız. Bu yaşananlar doğrultusunda sanat ve sanatçı sözcükleri de artık günümüzde gerçek anlamından uzaklaşmış durumda.

Sanata ve sanatçıya verilen değerin de hızla azalmakta olduğu dönemlerde kendi değerlerini kaybetmemeye özen gösterenler için güzel bir kitap edindim ve paylaşmak istedim. Ocak 2008’de Say Yayınları tarafından basılan, Feridun Hürel’in kaleminden “ Klasik Müzik Rehberi.Feridun Hürel yıllar öncesinin unutulmaz grubu Üç Hürel’in solistlerinden. Kitabın içinde 232 büyük bestecinin yaşam öykülerinden kesitlerle birlikte geniş bir müzik sözlüğü de bulmak mümkün.

Müzik dinlemenin müzik yapmaktan daha zor olduğunu düşünen Feridun Hürel’in Klasik Müzik Rehberi, klasik müzik dinlemeye yeni başlayanlar için mükemmel bir kaynak olduğu gibi, klasik müzik tutkunları için de saklanmaya değer önemli bir arşiv olacak.

Fikriye

Geçmiş Zaman, Denemeler No Comments »

Fikriye, 1916 yılında, 2. kızını da kucağına aldığında, henüz 17 yaşındaydı ve bu dünyadaki misafirliğinin sadece 12 yıl süreceğini bilmiyordu.

İstanbul Yedikule’de bir konakta otururlardı. Yüzü medeniyete dönük bir anne ve babanın iki kızının küçük olanı idi Fikriye.

Dümdüz siyah saçlara, kestane kahvesi gözlere sahip olan ablasının tam tersine, dalgalı açık kumral saçları, bembeyaz teni ve ela gözleriyle ilk bakışta dikkatleri üzerine çeken bir genç kızdı.

İbrahim Ethem ile çocukluktan beri tanırlardı birbirlerini. Pırıl pırıl bir gençti İbrahim Ethem.” Çakı gibi delikanlı derler ya” öyleydi. Uzun yıllar var ki beğenirdi Fikriye’yi, zamanla bu beğeni aşka dönüşmüştü.
Fikriye de çocukluğundan beri tanıdığı İbrahim Ethem’i gördüğünde yüreğinin daha farklı bir biçimde attığını hissetmekteydi ne zamandır.

Çocukluktan genç kızlığa adım atma yaşlarındaydı, o zamanlar erken evlendirilirdi kızlar. Evlilik kararlarını da aileler verirdi.
Babası da, çok beğeniyordu İbrahim Ethem’i “ Bu çocuk gelecek vaat ediyor” derdi de başka bir şey demezdi.

Sonunda evlendiler. Evlendikten sonra daha da çok sevdi eşini Fikriye.

Evlendikten yaklaşık 1 yıl sonra ilk kızını, kızının doğumundan sadece 11 ay sonra da ikinci kızını kucağına aldı.

İkisi de çocuklarıyla birlikte mutluydular.
Çocukluk aşkı evliliğe dönüşmüş ve meyvelerini vermişti bile ancak onların mutluluğu devam ederken, dünya gergin günler yaşıyordu.

Fikriye’nin büyük kızını kucağına aldığı günlerde, tarih ince ince yazılıyor ve dünya ilk kez 4 yıl sürecek büyük bir savaş görmeye hazırlanıyordu. Osmanlı Devleti ise sancılı bir dönemden geçiyordu.
Hayat Fikriye’ye, İbrahim Ethem ve iki bebeğe neler sunacaktı henüz kimse bilmiyordu.

Fikriye’nin kızları 4 ve 2 yaşlarında iken, eşi askere gitme kararı aldı. Gitmesinden bir gece önce ailecek güzel vakit geçirdiler. Kızlar, babalarının gideceğini hissetmişlerdi ve o gece babalarının kucağından inmek bilmediler. İki kız, öpücük yağmuruna tutmuşlardı babalarını. Fikriye, olan bitenden çok söz etmedi çocuklarına, babalarının nereye gittiğini hissettirmemeye çalıştı.

Ertesi sabah, sımsıkı sarıldı eşine, “ Bizi hiç unutma “ diyerek.
İbrahim Ethem, kızlarını öptü, karısına sarılarak, heyecanla “ Göreceksin, her şey daha güzel olacak, geçecek bu günler” dedi ve yola çıktı.

Eşinin yüzünde kararlı ve söylediklerine inanan bir ifade vardı.
Söylediklerinde haklıydı, ancak her şeyin daha güzel olmasına henüz, zorluklarla geçecek 5 koca yıl vardı.

Bu anları kızlar, -özellikle büyük kız- gelecekte hayal meyal hatırlayacak, hatırladıklarını annelerinin eski Türkçe yazdığı günlüğe benzer yazıları ile birleştirerek belleklerinde saklayacaklardı.

Gittiği yerlerden geri dönemedi İbrahim Ethem.
Uzun süre haber de alamadılar. Özlemin, merakla sarmaş dolaş olduğu bir dönemde şehit olduğu haberi geldi..

Hayata küstü, kendine küstü Fikriye. Oysa acısını yüreğinde saklamak zorundaydı. Çocukları için hayatta kalmalıydı. Üzerinde yaşadığı topraklar güzel günler görecekti. Mustafa Kemal’in askerlerinden biriydi kocası, vatanı için şehit olmuştu. Bir yanı hiç unutamadı, diğer yanı hep gurur duydu İbrahim Ethem’le.

Güzel, gösterişli, genç bir kadındı.
Herkesin dikkatini çekiyordu. Bunlardan biri de yeni taşındıkları mahalledeki en yakın komşularının erkek kardeşi Hakkı Bey’di. Görür görmez aşık olmuştu Fikriye’ye. O’nun iki çocukla yalnız kalış hikayesini dinleyince, saygı duydu, sabırla, incitmeden beklemeye başladı.

Fikriye, İbrahim Ethem’in ölümünden yaklaşık 8 yıl sonra, kendisini büyük bir sabırla bekleyen Hakkı Bey ile evlenmeye karar verdi.

Evlendiği gün, geçmişi düşündü.

Savaş çoktan bitmiş, 600 yıllık bir imparatorluk çökmüş, imparatorluğun küllerinden yepyeni bir cumhuriyet kurulmuş, her şey değişmişti.

Yıllar önce İbrahim Ethem’in söylediği sözleri ve yüzündeki o kararlı ifadeyi hatırladı, gerçekten artık “ Her şey daha güzeldi”. Oysa sevdiği adam yanında değildi ve şimdi sadece saygı duyduğu biri ile, iki kızı yanında yeni bir hayat kurmak üzereydi.

O ara uzun zamandır yakasını bırakmayan şiddetli öksürükler de başına dert olmuştu.
Narindi Fikriye, geçirdiği şiddetli soğuk algınlığının iyileşmesi uzun zaman alacaktı herhalde.

Evlendikten 1 yıl sonra hamile olduğunu fark etti. Hamileydi ama baş belası öksürük hiç yakasını bırakmıyordu.

Öksürüğün geçmeme nedenini bulmak için çeşitli tetkikler yapıldı.Bir süre sonra yapılan tetkikler sonucunu verdi. Fikriye “verem”di.

Çocuğu doğurması sakıncalıydı. İnat etti, ve o haliyle dünyaya bir kız çocuk daha getirdi. Kendi gibi, beyaz tenli bir kızdı bebeği.

Doğumdan sonra 40 gün daha direnebildi Fikriye. Bebeğinin kırkının çıktığı gün, O’nun da dünyadaki serüveni , henüz 29 yaşında iken sona erdi.
Gökyüzünde kayan bir yıldız kadar kısa sürmüştü hayatı.

Küçük kız hiç bilemedi, tanıyamadı annesini.
Yıllar önce dünyaya gelen ablaları anne oldular bebeğe.
Büyüyüp genç kız olduğu zamanlarda, “ Annem nasıl bir kadındı ?“ diye sorduğunda ablaları, “Aynaya bak, gördüğün yüz annemizin yüzüdür” dediler. Annesini hiç tanımayan kız şaşılacak derecede Fikriye’ye benziyordu.

***

Aradan çok çok uzun yıllar geçti .
Üç kız büyüdüler, evlendiler, hepsinin çocukları, torunları oldu.
Fikriye’nin ortanca kızının torunlarından biri – çocukluğundan beri anılara en düşkün olanı- , büyük anneannesinin kısacık ve hüzünlü hikayesini annesinden, anneannesinden, hatta dedesinden yıllarca hep dinledi.
O’nun anısını yaşatmak için her zaman bir şeyler yapmak istedi.

Ölümünün üzerinden yaklaşık 80 yıl geçmiş, albümlerde bir tek fotoğrafı bile bulunmayan Fikriye için ne yapabileceğini düşündü düşündü ve ortaya bu yazı çıktı.

***

Fikriye’nin büyük kızı 1986, ortanca kızı da 1989 yılında bu dünyadan ayrıldılar.
Kendine benzeyen, annesiz büyüyen küçük kız ise şimdi 80 yaşlarında.
Bu satırların yazarı 1989 yılının Aralık ayında kaybettiği- ortanca kız- anneannesini de hiç unutamadı.
Aralık ayını çocukluğundaki kadar sevmemesi de bundandır.

Aslında uzunmuş gibi görünen, bir ömrün sığdığı -hayat-larımız ne kadar kısa değil mi?
Uçsuz bucaksız bir evren üzerinde minicik bir noktayız hepimiz.

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.