Fikir Hırsızlığı

Merak Ettiklerim, Cesitli Olaylar, Guncel No Comments »

Hırsızlığın bin bir çesidi var. Ama beni en çok üzeni, en çok sinirlendireni bir insanın fikirlerinin ve emeğinin çalınması. Bunlar insana “keşke paramı çalsaydın” dedirtiyor. Burada linkini yayınlayıp bir de herşeyin üzerine reklamını yapmak istemediğim bir websitesi, A’dan Z’ye benim burada bazen saatlerce uğraşıp yazdığım yazılarımın aynısını, en ufak bir değişiklik yapmadan, kendi sitesine koyup rant yapmaya çalışıyor. Bir de kendisine email gönderip neden “hırsızlık” yaptığını sorunca, yavuz hırsız ev sahibini kovar misali üste çıkıp “Sen rica etsen ben senin adını, senden aldığım yazılarının (”çaldığın”) her satırın altına koyardım” diyor sanki bana kıyak yapıyormuş gibi. Otur benim harcadığım kadar hem Linux öğrenmek için, hemde bu yazıları yazmak için zaman harca, ondan sonra kendi emeğine kendi yazdığın yazının altına onurunla koy. Ancak kendisi yaptığı şeyin hırsızlık olduğunun bile farkında değil. Bir şekilde bize burada cevap verse ona göre ortada ayıp olan, hatta hırsızlığa girecek hiç birşey yok.

Ben insanların emeklerinin çalınması ile parasının çalınması arasında hırsızlık düzeyinde herhangi bir fark göremiyorum. Söz konusu site hakkında yasal işlem zaten başlatıldı, ancak maalesef Türkiye’de bu konular ile ilgili yasaların tam oturamamış olmasından dolayı kendisine Türkiye içinde bir yaptırımımız olamıyor. Ben Amerika’da yaşadığım için Amerikan yasaları ile gerekli işlemleri yaptırıyorum. Umarım bir gün Amerika’ya gelmek için vize almaya çalışırda o zaman bu konunun önemini daha iyi kavrar.

Elbette burada yazılanlar insanlara bir derece de olsa bilgi ve ya bir fikir verebilmek için yazılmış yazılardır ve ben bu yazıların çok daha fazla insana ulaşmasını istiyorum. Tek ricam, benim de diğer sitelerden bazı paragrafları alırken yaptığım gibi, site sahibine bir email atmanız ve bu yazıyı nerede kiminle paylaşacağınızı belirtip izin istemeniz. Ben kendi adıma, benden izin alındığı sürece, yazılarımın bir çok yerde benim imzam ile paylaşılmasından zevk duyarım. Ayrıca unutmayınız ki burada ki yazıların tamamı Creative Commons şirketi tarafından tescillidir ve izinsiz alınan yazılar için hukuki işlem başlatılabilir.

Turk Siyaseti’nin Gulen Yuzu

Guncel No Comments »

Yine akşam üzeri, yine iş çıkışı, yine yoğun ve yorgun bir gün sonu.

Günlük telaş içinde koştururken televizyonlar, radyolar çoktan haberi vermiş de ben duymamışım.

Her akşam olduğu gibi, üzerimizde akşam telaşı ve ben televizyonda, yıllardır kişiliğine büyük saygı duyduğum o özel insanın vefat ettiğini öğreniyorum.

“ Erdal İnönü’yü kaybettik.”

Evet biliyorum hastaydı, tedavi görüyordu ama bu kadar çabuk mu diye sordum kendime.

İnsan kişiliği ile saygı duyduğum değerli bir devlet ve bilim adamıydı O.
Sahip olduğu soyadının altında ezilmeyen, sıradan bir vatandaş gibi yaşamaya özen gösteren, fiziğe gönül vermiş, politikayı pek sevememiş, omuzlarda taşınmaktan asla haz etmeyen halktan, halkın taa içinden biriydi.

Tüm bunları düşünürken oğlum yanıma geldi.

Gözlerimden bir iki damla yaş düşmüş farkında değilim, oğlum fark etmiş.

Çocuk saflığı ile sordu bana “ Annecim, yine kim öldü?” – Alıştık ya bu ara şehit haberlerine ağlamaya, çocuk aklı işte-

“ Erdal İnönü anneciğim “ dedim.

Tanımıyor tabii henüz 4 yaşında bir çocuk O.

“ O kim anne?” diye sordu.

Yanağını okşadım oğlumun.

“ Türk Siyaseti’nin gülen yüzüydü “ dedim ve devam ettim:

“Şimdi anlatsam da anlayamazsın ama büyüdüğünde tanıyacak, anlayacak ve seveceksin. Ne yazık ki şansızsın yavrum, O’nunla aynı dönemi paylaşamadın” dedim.

Türk Ulusu’nun ve değerli ailesinin başı sağ olsun, ışıklar içinde uyusun.

En Buyuk Cosku ve Bir Ani

Guncel No Comments »

Her yıl 29 Ekim geldiğinde Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken ulu önder Atatürk’ün 28 Ekim günü kurmaylarıyla yaptığı konuşmadaki o cümleler gelip yerleşiverir aklıma: “ Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.”

Bu cümle, emperyalizm karşısında dünya tarihinde alınan tek zaferin kahramanları olarak tarihe geçen bir ulusun yaşadıklarının ve bir enkazdan yeni bir ulus doğmasının özetidir sanki.

Savaşı kazanmak yetmeyecektir. Asıl zafer, eğitimle, ekonomiyle, kılık kıyafetle her şeye yeni baştan başlandığında gerçekleşecektir.

* * * * * * *

Atatürk’ü düşündüğümde bir de çok eski bir aile dostumuzdan defalarca dinlemekten bıkmayacağım bir anı düşer aklıma: “Şu anda seksen yaşında olan aile dostumuz o dönemlerde 9 -10 yaşlarındadır.

Yaz aylarında arkadaşları ile birlikte Moda açıklarında denize girmektedirler.

Yine böyle bir gün Savarona Yatı’nı ve yatın içinde içinde Atatürk’ü görürler.

Hep birlikte Ata’larını görmek için Savarona’ya doğru yüzmeye başlarlar.

Çocukları görünce yatta da hareket başlar.

Çocukların Savarona etrafına gelmesini görevliler engellemek isterler. Bu fikre şiddetle karşı çıkar Atatürk.

Çocuklara engel olunmamasını ister. “O çocuklar bizim geleceğimiz” der.

Görevliler hiçbir şey yapamaz çocukların yüzmeleri engellenmez. “

Şimdi ülkesinden uzaklarda yaşayan bu aile dostumuz ile ne zaman bir araya gelsek, o bu anıyı anlatmaktan, ben de dinlemekten hiç bıkmam ve istisnasız her defasında ikimizin de gözlerimizde yaşlar vardır.

Emperyalizm karşısında Türk Ulusu’nun aldığı galibiyet ve Cumhuriyetin ilanı ulusça bize kalan en değerli emanettir.

Hangi koşulda olursak olalım, birlik beraberlik içinde olup; ele ele tutuşup kenetlenerek
emanetimize sahip çıkalım. 84 yıl önce ve daha da öncesinde yaşanan o “zor yılları” hiç unutmayalım.
Karşılaştığımız ve karşılaşacağımız zorlukları aşmamız böylelikle daha olur belki.

Yüreklerimizdeki o en büyük coşku hiç tükenmesin.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Atamız ve bu ülke uğruna canlarını fedan eden şehitlerimiz rahat uyusunlar..

Doğum, ölüm, savaş, acı ve gözyaşı

Guncel No Comments »

“Doktora kontrole gittiğimde, kendi vücudumdaki değişikliğin yeni başlangıçlara sebep olacağını aklıma bile getirmiyordum.
Ultrasonda kalp atışlarını dinlediğimizde doktorum da ben de sevinçten ağlıyorduk, Yıllardır beklediğimiz bebek 9 yıl sonra yola çıkmış geliyordu.
Sonradan “ anneliğin en kolay kısmı” diye adlandıracağım hamilelik dönemimde bebeğimi kaybetme tehlikesi yaşadığımda da çektiğim kaybetme korkusuyla karışık acıyı asla unutmam mümkün değil.

Doğumdan sonra, biri – kardeşimdi sanırım- kulağıma, “Çok şeker bir oğlun oldu” demeseydi belki uzun süre kendime gelemeyecektim.

Sonrası malum şeyler. Her annenin yaşadığı konular.
Zaman çabuk geçiyor. Bu gün oğlum 4 yaşını doldurdu. “

Bunları yazmaktaki amacım, durup dururken oğlumun doğum hikayesini anlatmak değil.
Sabah gözümüz açar açmaz aldığımız o acı haber.

Oğlumla Pazar günü oyunlarımızı oynarken, ailecek neşeyle pazar kahvaltılarımızı yaparken aldığımız acı haber.

16 şehit, 16 yaralı, 13 kayıp.

Bu gençlerin önce annelerini sonra ailelerini düşünüyorum.

Elimde değil empati yapıyorum.

Neler yaşadılar acaba anne olacaklarını ilk öğrendikleri an, doğum sırasında, doğumdan sonra ve çocukları büyürken neler yaşadılar?

Ne umdular ne buldular hayattan?

Nasıl bir acıdır bu?

Neyle tamir edilir?

Ne unutturur?

İnsan hayatı bu kadar ucuz mudur?

Bin bir zorlukla dünyaya getirilen, gözlerinin içine bakılarak büyütülen çocukların hayatları 20 yaşında nasıl bitirilir?

Hiç kimseye yakışmayan ölüm 23 yıl boyunca bu çocuklara nasıl yakıştırılır?

Ben önce anne ve sonra insan olarak bu soruların yanıtını bulamadım, bulamayacağım.

Ulusumuzun başı sağ olsun.

Anne Kedi ve Kaybolan Yavrusu

Guncel No Comments »

Görende, aslında kar gibi beyaz olduğu halde, bakımsızlıktan griye dönüşmüş tüyleri ile sevgiyle karışık acıma hissi uyandıran sıradan bir sokak kedisiydi o.

Mahalledeki çocuklar sayesinde karnını doyuruyor ve yaşamını sürdürüyordu.

Sokak kedisiydi ama kediler için yakıştırılan nankör kelimesinden uzak, kendine yiyecek ve biraz da sevgi veren herkese sanki minnet duyacak davranışları vardı.

Geçtiğimiz aylarda hamile kaldı.

Çok geçmeden doğadaki anne adayı memeli her dişide meydana gelen değişiklik onda da ortaya çıktı. Kilo almaya ve memeleri sütle dolmaya başladı. Memelilerin insan olan dişi neslinde kimi zaman hamilelikte meydana gelen, psikolojik rahatsızlar – hamilelik sendromu, doğum sonrası bunalımı – onda da oluştu mu ya da oluşur muydu ya da hangi erkek kediden hamile kaldığını bilmediği yavrularını dünyaya getirmek istiyor muydu?

Aynı dili konuşmadığımız için bilemedim.

Bildiğim ve gözlemlediğim, kısa bir süre sonra tek başına, bir arabanın arkasında, sokakta 3 tane minik yavru kedi dünyaya getirdiği oldu. Bir de yavrularını sahiplenişi.

Ne mahalledeki çocukları ne de başka birini yanına yaklaştırmadı uzun bir süre.

Sabırla, özenle emzirdi onları. Anne olarak doğadaki görevini yapıyordu işte ve o sadece dişi nesle bahşedilen koruma güdüsüyle yavrularının yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. -Aklıma oğlumu kucağına aldığım ilk dönemler geldi. Bizim mahallenin rengi beyazdan griye dönmüş kedisi gibiydim ben de. Sanki bebeğimi benden başka kimse daha iyi tutamaz, ona kimse benden daha iyi bakamaz gibi geliyordu o ara.-

Bir sabah günlük gazetemi almak için sokağa çıktığımda bizim kediyi acı acı bağırırken buldum.
Çaresiz bir şekilde miyavlıyor, özellikle arabaların altlarını ve etrafını kokluyordu.

Yavruların bulunduğu yere gittiğimde, üç yavrudan birinin olmadığını gördüm.
Bizim kedi yana yakıla, ağlamaya yakın bir miyavlamayla, kaybolan yavrusunu arıyordu.
Birileri mi almıştı yavruyu yoksa başka bir şey mi olmuştu?
Bilemedik.

O anda kedinin gözlerinde gördüğüm acıyı uzun bir süre unutamadım.

Anne kedinin yaşadıklarını aklıma, birkaç gün önce okuduğum bir haber getirdi.
“Bir anne evlilik dışı dünyaya getirdiği 10 günlük bebeğini arkadaşlarıyla birlik olarak döve döve, tekmeleyerek öldürdü.”
Okuyunca ürperdim. Neye üzüleceğimi şaşırdım.
18 yaşındaki bir genç kızın girdiği evlilik dışı ilişki ya da ilişkilere mi, dünyaya gelen bir “canın” yaşama hakkının hem de annesi tarafından elinden alınmasına mı, yoksa çöken ahlâk değerlerimize mi üzüleceğimi şaşırdım.

Ne diyeyim, sokakta doğurduğu yavrularına sahip çıkan bir kedi kadar olamıyor bazen bu “düşünen hayvan” dediğimiz insanoğlu!!!. Üstelik bundan yedi yıl önce gelmesini merakla beklediğimiz 2000’li yılları yaşarken!!!

İlk Komşularım

Guncel No Comments »

Her şey bir tülün arkasında saklı şimdi.
Bildiğimiz, pencerelerimize astığımız bembeyaz bir tül.

. . .

Onları tanıdığımda 3- 4 yaşlarımdaydım.
Moda’da ilk oturduğumuz Akasya Apartmanı’nda komşularımızdı onlar bizim.
Beş katlı apartmanın en üst katında otururduk, hemen bir alt katımızda da Onlar.
İkisi de uzun sayılabilecek bir yaşamı birlikte paylaşmışlar ve evliliklerinin üzerinden hatırı sayılır yıllar geçmişti.

Hiç çocukları olmamıştı bu süre içinde. En büyük özlemleri de buydu işte.

Şimdi, yaşlılık demleri kapıya gelip dayandığında, yıllar süren çocuk özlemine bir de hiç sahip olamayacaklarını bildikleri torun özlemi eklenmişti.

Yine de birbirlerine yetmeye çalışıyorlardı karı koca.

Zaman zaman annemden izin isteyip beni yanlarına alıyorlardı, ya da ben “ Aşağıdaki babaanne ve büyük babaya gidebilir miyim anne?” diyerek izin alıyordum annemden.
- Ben doğmadan uzun yıllar önce vefat ettiklerinden, hiç tanıyamadığım babaannem ve büyük babamın yerine koyuvermiştim onları bir çırpıda.-

Evlerine gittiğimde, çocuk akımla ilk dikkatimi çeken, eski eşyalar ve temizlik kokusu olurdu. Bir de duvarda asılı duran, o zamanki gözlerime çok büyük gelen kocaman bir ut.

Büyük bir kitaplıkları vardı ve içinde ciltli kitaplar. “ Bunları istiyorum” dediğimde, “ Okula git, biraz büyü, okuma yazma öğren o zaman” derdi, büyükbaba yerine koyduğum yaşlı amca.
“ Babaanne” ise, reçelli ekmekler ve taze sıkılmış portakal suyu getirirdi her seferinde.

Sonrasında annemle şu konuşmalarına tanık olurdum: “ Aaa , içti mi portakal suyunu, bak ben evde içiremiyorum” .
“ Evet evet içti valla. Reçelli ekmek verdim, iki dilim de ondan yedi.”

Nasıl yemezdim o reçelli ekmekleri, baharda çilek reçeli, kışın ayva reçeli, kokusuna, tadına doyamadığım çeşit çeşit ev yapımı reçeller.
Bu yüzdendir, şimdi bile ev yapımı reçelleri, hazır reçellere tercih etmem.

Babam özellikle cumartesi günleri tatil olduğundan, beni alır Moda’daki çocuk parkına götürürdü, evden çıkınca o iki ihtiyar balkondan ya da pencereden bakar, bana sevgiyle el sallar “Çabuk gel ama, geç kalma” derlerdi.

İkisinin, çoğu kere de “Büyük Baba” nın yaptıkları şey, sokak dondurmacısından bana dondurma almaktı.
Dondurmacının sesini duyduklarında, özellikle “ büyükbaba” üşenmeden aşağıya iner, dondurma alırdı.
Kendilerine ama mutlaka bana.

Bu yaşlı ve kimsesi olmayan komşularımla ilişkimiz biz o apartmandan taşınana kadar devam etti.

Yeni evimiz, yeni başlangıçlarımıza sahne olmuştu. Benim için en önemli başlangıç, hayatımı bundan sonra kardeşimle paylaşacak olmamdı.

Yeni eve taşınırken annem ve babam sevinç içindeydiler.

Ben, içten içe üzülüyordum babaannem ve büyükbabam yerine koyduğum o güzel yürekli insanlardan ayrılmaktan.

Eşyalarımız apartmanın önündeki kamyona yüklendiğinde, vedalaşmak için annemle evlerine gittiğimizde, ikisi de göz yaşları içinde sarıldılar bana.
“Biz unutma olur mu?” dediler.
“ Tamam unutmam” dedim.
Unutmadım da.

Zaman zaman annem ya da babamın eşliğinde ziyaret ettim onları.

İlk okula başlarken, bu kez okul kıyafetlerimle gittim evlerine, ellerini öptüm ikisinin.
Saçlarımı okşadılar, gözleri dolu dolu.

Yalnız, bu sefer yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. “ Babaanne “ hastaydı.

Kısa bir süre sonra da öldüğünü öğrendim. Eski komşularımızla annem konuşurlarken duydum, benden sakladılar üzülmeyeyim diye. Oysa sakladıklarını sandılar sadece.

Kısa bir süre sonra “ büyükbaba” nın da ölüm haberi geldi. Dayanamamıştı hayat arkadaşının gidişine.

Kimseleri olmadığından, konu komşu cenazeyi kaldırmış, evlerine de öylece kilit vurmuşlardı.

Yeni taşındığımız ev, eski evimize çok yakın olmasına rağmen, uzun bir süre o sokaktan geçemedim.

İkisinin de ölümü üzerinden neredeyse beş yıl geçmişti, ilk okulu bitirmek üzereydim.

Evlerinin ne olduğunu merak ediyordum.

Onca yıldan sonra, kalbim o sokaktan geçmek istemese de, meraklı ayaklarım beni götürüverdi sokağa, meraklı gözlerim ise hemen onların oturduğu apartman katına takıldı.

Ev öylece duruyordu.

“ Babaanne” nin reçel ve temizlik kokan evi, o zamandan bu zamana kapalıydı.

Sakız gibi temiz olan tüller koyu gri bir renk almış, yavaş yavaş siyaha dönmeye başlamıştı.

Kitaplar, ut, eşyalar kimbilir ne hale gelmişti?

Gözümde yaşlarla uzaklaştım oradan.

Bir daha da o eve ne olduğunu, ne merak ettim, ne de kimseye sordum.

Bilmek istemedim.

Benim anılarımdaki haliyle kalması sanki daha iyi olacaktı.

Üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçti ve ben çocukluğumun ilk komşularını hiç unutamadım.

Senden Vazgeçemedim !!!

Guncel No Comments »

Seninle ilk tanışmamızı hatırlıyor musun?
Ben hiç unutmadım biliyor musun?
15 ya da 16 yaşımda olmalıydım.
Gençtim, kanımın deli aktığı zamanlardaydım.
Gizli gizli buluşurduk seninle değil mi?
Nasıl da heyecanlanırdık, yakalanma korkusuyla.
Şimdi düşünüyorum da, bir araya geldiğimizde seni bilemem ama ben, çok çok mutlu olurdum.

Günlerden bir gün, anneme yakalanmıştık.
O zaman, oturduğumuz evimizin arka balkonundaydık seninle.
Ne ara girmiş annem içeriye fark edemedik.
Çok kızmıştı annem ikimizi bir arada görünce, “ Hayır, izin vermiyorum “ demişti sert bir dille. “ Bununla ilgili asla tavizim yok bilesin; bir daha ikinizi bir arada kesinlikle görmek istemiyorum” demişti, bağırmaya yakın bir ses tonuyla.
Uzun bir süre de takip etti ikimizi, bir araya geliyor muyuz diye, hatta tüm komşuları bile uyarmıştı seninle görüşmemize engel olmak için.

Üniversite yıllarımız, özgürlüğümüz olmuştu. Hiç kimse görüştüğümüzü bilemedi seninle.
Bazen sabahlara kadar ders çalıştık, bazen hovardalık yaptık birlikte. İşte o üniversite yıllarından sonra, artık hiç kopamadık. Öyle güçlü bir bağdı ki aramızdaki, istesek de kopamazdık.

Bir gün çok kızmıştım sana. Senle olan ilişkimi bitirmeye ilk kararı o gün vermiştim.
Senin yüzünden hastalanmıştım çünkü.
Uzun süre görmek istememiştim seni. Oysa o kadar alışmıştım ki sana ne yazık ki o “ Uzun Süre” ye çok fazla dayanamadım.

Düşünüyorum da, sen aslında hiç dost olmadın bana.
Dost gibi görünenlerdendin.
Ben seni kendimce dost bildim, iyi günümde de, kötü günümde de sana sarıldım.
Sen ne yaptın?
Sinsice kullandın iyi niyetimi.

Şimdi yolun yarısını çoktan geride bıraktığım yaşlarımdayım.
Bakalım sürem ne zaman dolacak?
Geçenlerde, doktora gittim kontrole.
Uzun uzun muayene etti beni doktorum.
Sonra yüzüme soran gözlerle ve üzgün bir ifadeyle bakarak “ Bu kadar ne yaptın ciğerlerine ?” dedi.
Seni çıkarttım cebimden, masanın üzerine koydum, “ Ben değil doktor, o yaptı “ dedim. Sen ise bana masanın üzerinden, doktora belli etmeden gülümsüyordun.

Ömrümü kısalttın, ciğerlerimi kararttın ama … ah sigaram ben senden vazgeçemedim!!!

ÖZLEM’İN “BLOG”NOTU 1: Bu yazı her günkü yürüyüş yolumda rastladığım, düzgün giyimli, 15- 16 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir delikanlıyı, kaçamak hareketlerle sigarasını yakıp, keyifle içerken gördükten sonra yazıldı.

ÖZLEM’İN “BLOG” NOTU 2: Bu satırların yazanı sigara içmemektedir

ÖZLEM’İN “BLOG” NOTU 3: Veee elbette ki blog önerilerim:
Mercimek’in Annesi Sevgili, Aygoz Asya’dan : Bir Avuç Deniz Suyu Avuçlarımda . .. :http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=39268
Sevgili Fulya’dan Annem ve Kitaplar :http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=2392 ( Dilerim biz de çocuklarımıza annen gibi bir örnek olabiliriz Fulya’cığım ).

Kırkınca, Kirkince, Çirkince

Guncel 2 Comments »

Gezmek için gittiğiniz yerlerde sürekli yaşama isteği duydunuz mu hiç?

Ya da bu yerlere karşı aidiyet duygusu hissettiniz mi?

Gönülden bağlandınız mı üç gün için tatile gittiğiniz bir yere?

Üç günle yetinmeyip tatili uzatmak istediniz mi?

Ve yıllar sonra özlem duyup da tekrar gidip görmek istediniz mi?

İzmir’in Selçuk İlçesi’ne bağlı ve Selçuk’a sekiz kilometre uzaklıkta olan eski bir Rum köyü olan Şirince’den söz ediyorum. Bana yıllar sonra eski bir dost gibi kendini özleten Şirince’den.

Ülkemin her bölgesi özeldir anlamlıdır benim için, ancak Batı Anadolu daha bir anlam taşır. Uzun yıllar iç içe yaşamış, güzel dostluklar kurmuş insanların savaş yüzünden birbirine düşman olduğu,yine savaş yüzünden yaşadığı yerlerden vazgeçmek zorunda oldukları topraklardır oralar. İşte biraz da bu yüzden görmek istemiştim Şirince’yi yıllar önce.

Denizden yaklaşık 650 metre yüksekte olan, bir vadinin güney ve doğu yamaçlarına kurulmuş olan Şirince Köyü’nün kuruluşuna dair çeşitli söylemler var.
Kırk kişilik bir aşiret tarafından kurulduğu söylenen Şirince’nin kuruluşunun 5. yüzyıla kadar dayandığı rivayet ediliyor.

1924 Türkiye – Yunanistan mübadelesi öncesi 1800 haneli bir Rum köyü olan Şirince’ye mübadele ile birlikte Rum’ların ayrılmasıyla, Müştiyan ve Somokol köylerinden gelenlerin yerleşmesi sağlanmış. Adı Şirince olana kadar bir çok isim almış. ‘’ Kırkınca’’, ‘’Kirkice’’, ‘’Çirkince’’ gibi. Yine rivayete göre burada yaşayan halk, köyün güzelliğinden ötürü kimseler gelip yerleşmesin diye özellikle ‘’ Çirkince’’ diye adlandırmış köyü. En sonunda dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik köye şimdiki adını ‘’ Şirince’’ yi vermiş.

Şirince’ye gidildiğinde ilk göze çarpan eski Rum evleri oluyor. Çok kısa bir süre içinde, doğanın bu güzel köye aslında biraz torpil yaptığını fark ediyoruz. Denize kadar uzanan Efes Ovası, zeytinlikleri, bahçeleri ve üzüm bağlarının mükemmel uyumu, kelimelerle ifade edilemez bir duyguyla sarıveriyor yürekleri. Huzur mu, dinginlik mi, doğa tutkusu mu tanımlanmaz bu duygu oralarda biraz daha kalmak, tatili biraz daha uzatmak, hatta mümkünse oralara yerleşmek isteği uyandırıyor.

Tarihi ve bembeyaz Rum evlerinin yanında, mükemmel çöp kebabı, ev yapımı şarapları, köy ürünleri, doğası ile bir daha hiç kopamayacak bir bağ oluşuyor Şirince’ye dair.

Cennet burası olmalı diye düşünüyor insan, tıpkı çocukluğunun önemli bir bölümünü Şirince’de geçirmiş, Yunan yazar Dido Sotiroyo’nun unutulmaz eseri ‘’ Benden Selam Söyle Anadoluya’’ da sözünü ettiği gibi: Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa bizim Kırkınca – Şirince ‘nin cennetin bir parçası olması gerekir.’’

Mutlaka ama mutlaka en azından bir kez ( aslında bana sorarsanız birkaç kez) görülmesi gereken bu güzel Rum Köyü’ne yolunuz düşerse mutlaka gidin. Hatta yolunuz düşsün diye elinizden geleni yapın, pişman olmayacaksınız.

Özlem Akaydın

Ulupinar’da Bir Pazar

Guncel No Comments »

Antalya gibi, Torosların eteğine kurulmuş, turizm cenneti bir şehirde yaşarken tatili günlük hayatla birleştiriveriyor insan. Örneğin sabah erken kalkıp önce denize sonra da işe gidebilme ayrıcalığı sanki sadece Antalya’lılara verilmiş bir armağan gibi. Bunun dışında o kadar çok otel, tatil köyü vb. alternatifler var ki Antalya’ da tercih tamamen kişinin kendisine kalmış.
Sürekli Antalya’da yaşıyorsanız bir de şehrin doğal güzelliklerinin farkındaysanız, bir süre sonra bu güzellikleri tek tek keşfetmek bir tutku haline gelebiliyor. O zaman da hafta sonları bir kurtarıcı gibi yetişiveriyor ve bu doğal güzelliklerle buluşma olanağı verebiliyor insana.
Geçtiğimiz hafta sonu, aslında adını sürekli duyduğum bir doğa cennetine gitme fırsatı buldum.
Antalya - Kumluca karayolu üzerinde, Kemer’i geçtikten sonra, Çıralı Sapağı’na gelmeden 3 km önce bulunan Ulupınar Köyü’ne gittim.
Anayoldan ayrılıp giderken arabayı durdurup çam ağaçlarının kokusunu içime çektim önce. Sonrasında ilgimi çeken buz gibi suyu oldu. Toroslar’dan gelen bu suyun yaz kış soğuk olduğunu söylediler.
Şelalelerin ve derelerin üzerine balık çiftlikleri açılmış.
Balık çiftliklerinde, gelen konukların rahat etmesi için tasarlanmış restoranlar, gün boyu alabalık servisi yapabiliyor. Akdeniz mutfağının tüm güzelliklerini bulabilmek mümkün. Balıkla arası hoş olmayanlar da üzülmesinler, doğu bölgelerimize özgü tatları, kebap çeşitleri, lahmacun çeşitlerini de bulabilmek mümkün elbette. Ne yenirse yensin, yemeğin yanında farklı lezzetteki yoğurtlardan yapılmış üzeri köpük dolu buz gibi ayran ve yemeğin ardından Türk kahvesi mutlaka içilmeli.
Bir başka alternatif daha var bu balık çiftliklerinde, balık avlamayı sevenler arzu ettikleri takdirde bu imkana da sahipler. Çiftlikten kiralanacak bir olta ile gün boyu balık avlamak hatta avlanan balıkları pişirip yemek de mümkün. Bu da balık avlamayı hobi edinmiş yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.
Ulupınar ve oralara kurulmuş balık çiftlikleri bende saklı bir cennet izlenimi bıraktı. Doğal güzelliğinin yanında servisinin mükemmelliği, insanda oralara günü birlik değil de gidip bir kaç gün kalma isteği uyandırıyor. Yolunuz Antalya’ya düşerse, ya da Antalya’da yaşıyorsanız kaçırmayın bu cenneti derim.

Özlem Akaydın

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.