Kız Kardeşim İçin

Kitap Tanıtımları No Comments »

Bu hayat kimin; benim mi kardeşimin mi?

***
“ Kin ”

Kardeşim, ben yangınım,
Okyanus tabanından kanayan.
Seninle hiç buluşmayacağım kardeşim
Yıllar boyu, hiçbir surette;
Belki de binlerce yıl kardeşim.
Sonra, seni ısıtacağım.
Sıkıca sarılacağım, sarıp sarmalayacağım,
Seni kullanacağım ve değiştireceğim.
Belki de binlerce yıl kardeşim.
Carl Sandburg

Anna, kendisine en anlaşılmaz gelen “şey”in, bebeklerin “ nasıl” yapıldığından çok “ ne için” yapıldığı sorusunun yanıtını arayan ve yaşı büyümesine rağmen bu sorunun cevabını bulamayan bir çocuktur.

Bu soruyu zihninde oluşturma nedeni bellidir çünkü O’nun dünyaya geliş sebebi diğer çocuklardan farklıdır. Bir anlık kaçamak ya da mükemmel bir aşkın meyvesi olarak değil, labaratuvar koşullarında özel olarak dünyaya gelmesi sağlanmış bir çocuktur.

13 yaşına kadar, hayatının önemli bir bölümünü, hiçbir sağlık problemi olmamasına rağmen, bir dizi ameliyatla geçirmiştir. Lösemi hastası olan ablası Kate’e ilik verebilmek için dünyaya gelmesi sağlanmıştır ve Kate’in iyileşmesi Anna’ya bağlıdır.

Anna, ergenlik çağına geldiğinde kendi kimliğini sorgulamaya başlar.

Dünyaya geliş nedeni ne olursa olsun, yaşadığı hayat ona aittir.

O, hayatının seyrine kendi karar verebilecek güçtedir. Bu gücün farkına vardığı andan itibaren Anna ailesini karşısına almaktan çekinmeyecektir. Sonunda ailesinin dağılmasına ve ablasının ölümüne sebep olabilecek bir karar alır. Kate’in hastalığının her tekrarında Anna ablası Kate’e donör olmayacaktır.

Anna ve Kate’in anne ve babası ise, ölüme her koşulda çok yakın yaşamanın hayatlarından getirip götürdükleri arasında denge kurmaya çalışmakta, çocuklarından birinin hayatta kalması için mücadele ederken, diğerinin kararına saygı duymayı öğrenmektedir. Kendilerini yeri geldiğinde ateşe atmakta ya da umulmadık bir anda kendilerini büyük bir yangının içinde bulmaktadırlar.

“ Kız Kardeşim İçin ” Jodi Picoult tarafından yazılmış, Serkan Göktaş tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. A.P.R.I.L yayıncılık tarafından Ocak 2008’de okurlar ile buluşmuş bir roman.

Judi Picoult, romanlarının konularını genellikle tıp dünyasının ve siyasetçilerin fikir ayrılığına düştüğü konulardan seçen bir yazar.

Birkaç yıl içinde hemen herkesin, şimdilik etik ve bilim arasında sıkışıp kalmış değerler üzerinde ciddi olarak düşünmeye başlayacağına inanan bir yazar. Bu düşünceyi de edebiyatla başlatmaya karar verdiğini söylemekte.

Gerçekten de “Kız Kardeşim İçin ”, okuru, romanı okuduktan sonra düşünmeye, tartışmaya sürükleyecek, bir takım değerleri ve hatta insan hayatına dair önemli yapı taşlarını yerinden oynatacak bir roman. Sonu beklenmedik ve trajik bir biçimde bitse de okuduktan sonra okur ister istemez kendine şu soruyu soruyor : “ Anna’nın yerinde olsam gerçekten ne yapardım? ,,

Adımlarken kaldırımı,
Pırpır eder yaşamın alevleri,
Bir alev gibi titreşir etrafımda insanlar,
Unuturum kaybımı,
Eskiden bir yıldızın yaşadığı,
Büyük takımyıldızındaki o boşluğu.

D.H. Lawrence

Kraliçe’nin Soytarısı - (Boleyn Kızının Yazarından )

Kitap Tanıtımları 3 Comments »

Beş yüz yıl önce, İngiltere henüz “Ortaçağ Karanlığı” nı henüz üzerinden atamamışken, kâfirlikle suçlanan insanlar acımasızca Engizisyon Mahkemeleri ile idam edilirken ve insanlık, güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inanırken, yaşadığı yüzyıldan iki yüzyıl sonrasına ait düşüncelere sahip olup; dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilen bir İspanyol Yahudisi kızın – Hannah- yolu günün birinde saraya düşer.

Herkesten farklı bir özelliği vardır genç kızın. “Geleceği görme yeteneği”.
Bu yetenek fark edildiği an İngiltere Kraliçesi Mary’ye “soytarılık” yapmak için saraya alınır.
Kadınsı duygularla dolup taşan ancak bir erkek görünümünde -oğlan kız-olan Hannah kısa süre içinde kendini Kraliçe Mary ve Prenses Elizabeth arasında ajanlık yaparken bulur.

Hayat bu şekilde akıp giderken; Hannah kimseye belli etmediği duygularla mücadele etmektedir.
Saraya girmesini sağlayan platonik aşkı Robert Dudley’e olan duyguları ve kendisi ile evlenmek isteyen Daniel arasında gelgitler yaşarken saray soytarılığına da devam eder. Yaptığı soytarılıktan çok bilgelik, yol göstermek ve biraz da ajanlıktır aslında. Bu karmaşa arasında kendi hayatını sorgulamaya başlar ve saraydan kurtulma yollarını arar.Günün birinde bir yolunu bulur saraydan ayrılır. Bundan sonra sonra ise Hannah’ın asıl hikayesi başlayacaktır.

“Kraliçe’nin Soytarısı” hepimizin tanıdığı “Boleyn Kızı” yazarı Philipa Gregory’nin son romanı. Boleyn Kızı’nın devamı niteliğindeki romanda okur bu kez farklı kişiler arasındaki saray entrikalarına tanıklık ederken, yüzyıllar öncesine zamanda yolculuk yapıyor. Aşk, tutku, ihanetin iç içe geçtiği, okura kendini bir solukta okutan Kraliçe’nin Soytarısı’nı özellikle “Boleyn Kızı” tutkunları çok sevecek.

Aykırı ve Efsane Kadın

Kitap Tanıtımları No Comments »

“Hatice Saadet Baraner” ismini daha önce hiç duymuş muydunuz?
Peki ya “Suat Derviş” ismi size bir şeyler çağrıştıyor mu?

Onu da mı hatırlamadınız?

Ya “Fosforlu Cevriye “ ?

Bilmeyen yok gibidir fosforlu Cevriye’yi .

Suat Derviş, gerçek adı ile Hatice Saadet Baraner, Türk Sineması’nda da birkaç kez film olarak çekilen Fosforlu Cevriye’nin yazarıdır.

1930’lu ve 1940’lı yıllarda yaşamış bu güzel, alımlı, akıllı ve aykırı kadın, Liz Behmoaras’ın kaleminden okurları ile “Suat Derviş, Efsane Bir Kadın ve Dönemi” adlı kitap ile bir kere daha buluşuyor. Remzi Kitapevi tarafından Ocak ayı içinde basılan, Fosforlu Cevriye’nin yaratıcısının bir döneme tanıklık eden çalkantılı hayatını okumak; hem efsane yazarı yakından tanımak hem de yakın tarihimize ışık tutmak eşsiz bir fırsat olacak.

Meraklısı için ayrıca Not: Suat Derviş’ e ait diğer kitaplar * :

Kara Kitap (1921)
Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923)
Hiçbiri (1923)
Ahmed Ferdi (1923)
Behire’nin Talibleri (1923)
Fatma’nın Günahı (1924)
Ben mi (1924)
Buhran Gecesi (1924)
Gönül Gibi (1928)
Emine (1931)
Hiç (1939)
Çılgın Gibi (1934)
Fosforlu Cevriye (1968)
Ankara Mahpusu (1968, ilk olarak 1957′de Paris’te Fransızca)

Klasik Müzik Rehberi

Kitap Tanıtımları No Comments »

Para ve parayla ilgili her şeyin ön planda olduğu, marka takıntısının her geçen gün artarak çığ gibi büyüdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık.
Sadece üzerinde yaşadığımız ülkede değil genel anlamda dünyada etik anlamda değerler değişmekte.
Ne kadar kabul etmesek de, “ bu devir bizim devrimiz değil” desek de, doğal sonuç olarak inanılmaz bir kültür yozlaşması ile karşı karşıyayız. Bu yaşananlar doğrultusunda sanat ve sanatçı sözcükleri de artık günümüzde gerçek anlamından uzaklaşmış durumda.

Sanata ve sanatçıya verilen değerin de hızla azalmakta olduğu dönemlerde kendi değerlerini kaybetmemeye özen gösterenler için güzel bir kitap edindim ve paylaşmak istedim. Ocak 2008’de Say Yayınları tarafından basılan, Feridun Hürel’in kaleminden “ Klasik Müzik Rehberi.Feridun Hürel yıllar öncesinin unutulmaz grubu Üç Hürel’in solistlerinden. Kitabın içinde 232 büyük bestecinin yaşam öykülerinden kesitlerle birlikte geniş bir müzik sözlüğü de bulmak mümkün.

Müzik dinlemenin müzik yapmaktan daha zor olduğunu düşünen Feridun Hürel’in Klasik Müzik Rehberi, klasik müzik dinlemeye yeni başlayanlar için mükemmel bir kaynak olduğu gibi, klasik müzik tutkunları için de saklanmaya değer önemli bir arşiv olacak.

Tuncay Terzihanesi

Kitap Tanıtımları No Comments »

Neden ilgimi çeken bir sanatçı olmuştur hep Sunay Akın?
Neden şiirlerini, denemelerini, televizyon programlarını aynı coşkuyla okur ve izlerim?
Neden kitaplığımda ayrıca bir Sunay Akın köşesi vardır?

Kendime sorduğum bu soruların yanıtı o kadar çok ki.
O çok seçenekli yanıtlar arasından kendim için en önemlisini bulamıyorum bile.
Yanıtların arasından seçim yapamıyorum.
….

Elimde “ Tuncay Terzihanesi” var. Sanatçının son kitabı.
Yine Çınar Yayınları’ndan ve ekim 2007 ‘de basılmış.
Geç kalmışım okumaya, olsun hiçbir şey için geç kalınmışlık yoktur. Okunmamış her kitap, ne kadar eski olsa da yenidir bana göre.

“Trabzon’un en ünlü terzilerindenmiş Tuncay Bey. O kadar ünlüymüş ki O’nun diktiği elbiseye sahip olmak isteyenler araya hatırı sayılı insanları sokarlarmış.
Bir gün 17 yaşında bir genç kız girmiş Tuncay Bey’in dükkanından içeri.Ceket diktirmek istemiş genç kız. Ölçüyü özenle almış Tuncay Bey, bordo renkli 3 düğmeli bir ceket dikivermiş genç kıza yine aynı özenle…

Bordo ceket kitabın da kapağını süslemiş ve şu an “ Oyuncak Müzesi”nde sergilenmekteymiş.
Bordo ceketin üzerindeki üç düğmenin çok özel bir sırrı varmış.Bu sırrı öğrendikten sonra sabırsızlıkla ilerlemeye devam ediyorum kitabın sayfalarında.

Kitabı çoktan baş ucu kitabım yapmışım bile.
Coşkuyla çeviriyorum her bir sayfayı .
Tuhaf; bu kitabı elime aldıkça çocuk sevinçlerim sıraya giriyorlar, kaplıyorlar yüreğimi birbirleriyle yarışarak

Bitmesin diye ağır ağır okuyorum, bu arada ilginç bir ikilem de yaşıyorum kendimce; bir sonraki satırda ne var diye merak ettiğim için, fırsat bulduğum her yerde bir iki cümle okuyayım diye çantamda taşımaktan da geri kalmıyorum kitabı ve devam ediyorum sayfalarında ilerlemeye.

“Anne karnında suda bekledik 9 ay on gün… Ve doğarak, bir batıktan kurtarılacak en güzel hazine olan insanı sunduk yaşama… “Topraktan geldik toprağa döneceğiz” deniliyor… Sudan geldik oysa… Bunun en güzel kanıtı da hâla sudan nedenlerle birbirimizi kırmamız, incitmemiz değil midir?”

Nasıl iyi geliyor bu cümleler… Kırgınlıklarımı suların derinliklerine atmak ve unutmak istiyorum. Suyun derinliği çekici geliyor gözlerime. “Hayat da okyanus derinliğinde mi”? diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de sığ sular gibidir hayat. Yaşayıp giderken; birbirimizle olan ilişkilerimizde birbirimizi kırmak için bulduğumuz sudan sebeplerin sayısına bakacak olursak…

Zaman Makinesi’ne binmiş, zamanda yolculuk yapar gibiyim.

“ İkinci dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, bayraklarla donatılan konsolosluk binalarının yanından geçen Rikkat Hanım, ellerinden tuttuğu iki oğluyla birlikte, Cihangir’deki evlerinden Taksim Parkı’na doğru yürümektedir. İki çocuğu da savaş yıllarında doğmuştur Rikkat Hanım’ın. Bu yüzden eşi İsmail Hakkı Bey’le ilkine Savaş, ikincisine Barış adını koyarlar. Büyük oğlu Savaş bayrakları göstererek sorar “ Bu gün bayram mı anne?” “ Hayır “ der Rikkat Hanım. “ Barış Günü”… Bu yanıt üzerine Savaş kardeşine döner: “ Sana oyuncaklarımı vereyim, adını bana ver”.

7’den 77 ‘ye hepimizin çok sevdiği zamansız aramızdan ayrılan ünlü sanatçımızın çocukluğundan küçük bir anı konuk olmuş Tuncay Terzihanesi’nin sayfalarına, çocuk gözlerde bile savaş ve barışın anlamını hatırlatıyor. Barışı hiç bilmeyen, doğrudan savaşın içine doğan Filistin’li çocukları hatta ülkemin topraklarının Güneydoğu’sunda doğup büyüyen, bomba sesleriyle oyunlar kuran, silahı oyuncak sanan çocukları düşünüyorum. “Hey barış niye bu kadar uzaksın?” Peki sen “Barış”, niye bu kadar erken gittin?

“ İbrahim Müteferrika 1720’lerde matbaayı kurduğunda Avrupa yaklaşık iki yüzyıldır kitap okuyordu… İlk matbaadan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen iki yüzyıllık zaman diliminde basılan kitap sayısının kırk bin civarında olduğu söyleniyor. İki yüz yılda kırk bin kitap!.. Günümüzde bir kitap neredeyse bu sayıda basılıyor. Yani, matbaanın ülkeye gelmesi kitap okuduğumuz anlamını taşımıyor. Biz, 1923 devrimiyle birlikte kitap okumaya başlayan bir milletiz.”

“ Tutuklansa yurdumdaki
Böceklerin hepsi
diğerlerinden ayrı
bir hücreye konur
kitap güvesi ”

“Neden Sunay Akın ve O’nun eserleri, yaptıkları bu kadar önemli benim için?” diye sorduğum sorunun cevaplarından belki de en önemlisini yanıtlıyorum kitabı bitirdiğimde: “ Sunay Akın olmak kolay değil de ondan.

Veda

Kitap Tanıtımları No Comments »

Her şey yerli yerindeyken ve hayat yolunda gidiyormuş gibi gözükürken, hatta kendimize göre kurulu şahane bir düzenimiz varken, taşlar yerinden oynarsa; örneğin, yaşadığımız ülke, dünya ülkeleriyle girdiği savaşı kaybederse, yaşadığımız şehir, düşman kuvvetleri tarafından işgal edilirse ve her şeye rağmen, ülkeyi yönetenlerin, en iyisini yapacağını/yapması gerektiğini düşünmeye devam edersek, bizi neler bekler hiç düşündük mü?
Ters giden bir şeyler varken, hayat yolundaymış gibi nereye kadar yaşanabilir?
Acaba, günün birinde, istemeyerek de olsa, yaşadığımız toprakları terk etmek zorunda kalır mıyız?
Bu durumda katlanacağımız sonuçlar nelerdir?
Gitmek mi daha zordur yoksa kalmak mı?
****
Yıllar önce, 1. Dünya Savaşı bitmiş, İstanbul işgal edilmişken, Beyazıt’ta eski bir konakta yaşayanlar tam da bu düşünceler içinde hayatlarına devam etmektedirler.
Ülkede yaşananların yolunda gitmediğini fark etse de padişaha gönülden bağlı, son Osmanlı Meclisi’nin Maliye Nazırı Ahmet Reşat Paşa ve ailesinin yaşadığı konaktaki insanlar, -özellikle kadınlar-, içinde bulundukları durumun vehametinden habersiz, yaşanmakta olanları görmezden gelmektedirler…

Oysa hayatın konakta yaşayanların her birine ayrı ayrı sunacağı sürprizleri olacaktır.
Roman, üç önemli kadın kahraman ve bunlardan ikisinin gölge gibi hayatlarının peşinde olan yaşlı bir kadın kahraman üzerine kurgulanmış.
Azra Ziya, Behice, Mehpare ve Behice ve Mehpare’nin bir şekilde hayatlarına müdahale eden/edebilen Saraylı Hanım.
Yazar romanı kurgularken, çağdaş, vatanı uğruna her şeyi göze alarak aşkı geri plana itebilen kadın kimliğini Azra Ziya’ya, eşine çocuklarına bağlı, tek amacı, eşine iki kız evlattan sonra erkek çocuk vermek olan, yüzünü batıya dönmeye çalışırken geleneklerinden kopamayan, batılılaşma isteği ise özentiden ve taklitten öteye gidemeyen Maliye Nazırı eşi kimliğini Behice’ye, Osmanlı geleneklerinden kopamayan, padişahtan ve saraydan ayrı düşünmeyi asla kabul etmeyen kadın kimliğini ise Saraylı Hanım’a yüklemiş. Bu kadınlar içinde cesareti ile ön plana çıkan, vatanı ve sevdiği adama olan aşkı için her şeyi göze alabilecek cesur kadın kimliğini ise Mehpare üstlenmiş.
Veda, okurların dikkatini iki tür insan tipiyle çekmeyi başarıyor:
Bir yanda Milli Mücadele için canlarını tehlikeye atmaktan korkmayan ve Anadolu’ya yer altından bile silah kaçırmaya çalışan yürekli insanlar, öte yanda İstanbul Hükümeti’nin hâla bir şeyler yapabileceğine inanan, - esir şehir-de yaşamlarını devam ettirmeye çalışan ancak işgal kuvvetlerinin havai fişek atışlarıyla yeni yıl kutlamalarını bile bomba sesleri sanarak bulundukları yerlere sığınmaya çalışan ürkek insanlar.
Ayşe Kulin, çok ses getirecek ve polemiklere neden olacak bir roman ile okurlarının karşısına çıkıyor.
Veda, diğer adıyla – Esir Şehirde bir Konak- aslında bir üçlemenin ilk kitabı olarak tasarlanmış.

İşgal yıllarının İstanbul’u ile başlayan Veda’yı, ikinci kitap izleyecek.
İkinci kitap esir şehirdeki konağın sahibi Ahmet Reşat’ın ülkesine dönmesiyle başlayıp 1940’lı yıllara kadar devam edecek. Son kitap ise günümüze kadar ilerleyecek.

Benim kitap hakkındaki yorumum mu?

O dönemlerde yaşamış olsaydım, İstanbul’un işgaline dayanamaz ve çoktan Anadolu yollarına düşmüş olurdum. Bu nedenle kitabı tanıttım ama yorum yapmıyorum.

Yarım Kalan Aşk ve Aşkın Gücü

Kitap Tanıtımları No Comments »

Ne yazarı tanıyordum, ne de kitabın adını daha önceden duymuştum.

Yıllar önce, kitap raflarından rast gele çekip almıştım okumak için.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı ilginçti.

Yazarın adına baktım hemen; “ Marc Levy”.

Kitabın adı; “ Keşke gerçek Olsa”.

Bir solukta okutmuştu kendini.

Değişik, okuru bir anda içine çeken bir kurgusu vardı:

Lauren başarılı bir doktordur.

Geçirdiği trafik kazası sonucu bitkisel hayata girmiş ve çalıştığı hastaneye yatırılmıştır.

Bedeni hastanede yaşam mücadelesi vermekteyken, üstelik doktoru ve annesi durumun kötüye gidişinden ötürü otenazi yapılmasını isterken, Lauren’ın ruhu bedenini hastanede bırakıp, yaşadığı evinde geziye çıkar. Oysa evin sahibi değişmiştir. Ev artık Arthur adlı bir mimara aittir.

Peri masalı tadında devam eden romanda, ilerleyen sayfalar içinde Lauren’ın ruhu ile Arthur evin içinde birlikte yaşamaya başlarlar, doğal sonuç olarak Lauren’ın ruhu ile Arthur arasında bir yakınlık doğar.

Arthur Lauren’in hayatta kalması için elinden gelen her şeyi yapar ve sonlara doğru Lauren verdiği yaşam mücadelesinden galip çıkar.

Görünürde aşk kazanmıştır, Arthur, aşkının gücü sayesinde Lauren’ın hayatını kurtarmıştır, ancak romanın finalinde Arthur’u çok farklı bir sürpriz beklemektedir.

Lauren’ın ruhu bedeniyle buluşunca Arthur’u hatırlamaz.

Roman eski olduğu için ve sonrasında filmi de çekildiği için, klavyeme hakim olamadım romanı anlatıverdim, zaten asıl tanıtmak istediğim “ Keşke Gerçek Olsa” ya bağlı bir başka roman.

Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları Marc Levy’nin yeni romanı “ Sizi Tekrar Görmek” i okurlarla buluşturdu.

Roman “Keşke Gerçek Olsa”nın devamı.

Keşke Gerçek Olsa’yı bir solukta okuyanlar ya da filmini izleyenler, yazarın yeni romanını da aynı heyecanla okuyacaklar. Romanı fazla anlatmadan minik bir ip ucu verelim. “Keşke Gerçek Olsa” da bu sefer roller tersine dönüyor. Okur, aşkın gücünü sorguluyor.

Marc Levy’nin okurun alıştığı üslubuyla, tadını kaçırmadan, sayfalar içine aşk, entrika ve gizem serpiştirerek kurguladığı yeni romanı da kısa sürede çok satanlar listesinde yerini alacak gibi görünüyor.

Meraklısı için bir de hatırlatma yapmak, isterim; Marc Levy geçtiğimiz günlerde Türkiye’deydi. İzmir ticaret Odası’nın konuğu olarak ilk önce İzmir’de ağırlanan yazar daha sonra okurları ile 29.9.2007 cumartesi günü saat 16:00’da Erenköy D&R’da okurlarıyla buluşup kitaplarını imzaladı.

İstanbullular

Kitap Tanıtımları No Comments »

Günümüz edebiyatının vazgeçilmez yazarlarından Buket Uzuner uzunca bir aradan sonra yeni romanı ”İstanbullular” ile tekrar okurlarıyla buluştu. İstanbullular yayınlandığı Şubat ayından itibaren pek çok kitapevinin en çok satanlar listesinde yerini üst sıralarda korumakta.

İstanbullular öncelikle okuru sağlam kurgusuyla etkiliyor. Kurgunun sağlamlığına yazarın akıcı ve sade dili eklenince 519 sayfalık kitap bir çırpıda okunuveriyor.
Meraklısı Buket Uzuner ‘in diğer romanlarında da yer alan karakter analizlerini, kişilik saptamalarını bilir. Romanlarını birden fazla karakter üzerinde kurgular. Bu romanda da birden fazla karakter ve birden fazla analiz mevcut ve karakterler yazarın zengin anlatımıyla birleşince ortaya bir bütün olarak okunabilecek keyifli bir roman çıkmış.

Birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan 15 kişinin bir mekan ve bir olay etrafında bir araya getirildiği bir roman İstanbullular. Bir araya getirilen mekan aslında hepimizin çeşitli sebeplerle seyahat sırasında yolumuzun düştüğü, eski ve yazarın sık sık dile getirdiği adıyla ”Yeşilköy”, günümüzdeki adıyla ” Atatürk Havalimanı”nda dış hatlar terminali.

Farklı yerlerden ve farklı kimliklerden oluşan insanların tek ortak özelliği bir şekilde İstanbullu olmaları. Kitapta sorgulanan da bu İstanbullu oluştur aslında. Kimdir İstanbullu, ya da kime denir? Topraklarında doğup, büyümek midir İstanbullu olmak, yoksa yürek ve beyin anlamında mı İstanbullu olunur? Dolayısıyla romanda bir anlamda İstanbullu olmayı tartışma konusu haline dönüştürmek de mümkün. Çünkü roman kahramanları genellikle kendi ait oldukları kültürlerde kabul görememiş ve hayatlarının bir kesiminde İstanbul’da bulunmuş ve İstanbul’dan kopamamış kahramanlardır. İstanbul’un 2007 manzarasına baktığımızda herkesin bir diğeri için ”öteki” olabileceğini düşünürsek roman okunurken bu tartışmayı daha da şiddetlendirmek mümkün. İşte yazar bu tartışmayı her bir karakteri üzerinde kendiyle hesaplaşma biçiminde yapmış.

Yazarın kültürel donanımı da karakterlerinde hayat bulmuş. Bu karakterlerinden birinden çok etkilendiğimi söylemek isterim. Bu karakter İstanbul’un kendisi. Evet yazar İstanbul’ a da bir karakter yüklemiş ve ara sıra İstanbul’un da kendisiyle hesaplaşmasına vesile olmuş. Yazarın deyimiyle içinden deniz geçen tek şehir olan İstanbul bakın okura kendini nasıl anlatıyor: ” İstanbul benim adım; Doğu Akdeniz’in, orta ve yakın Doğu’nun, Balkanlar ve Kafkaslar’ın, yakın-uzak, ön ve arka Asya’nın, binlerce yıldır Dünyanın kaderiyim Ben!. İmparatorların, sultanların, evliyaların, azizlerin, ermişlerin, kahramanların, soyluların, kimsesiz ve evsizlerin, terk edilmiş ve kalbi kırılmışların, tutunamamış ve tutunamayacakların, kağıt toplayıcılarının ve işsizlerin, tinercilerin, sokak çocuklarının, fahişelerin, delilerin, akıllıların, idealist ve fırsatçıların, safların ve romantiklerin ruhuyum ben. Hepsinin şehri, hepinizin İstanbuluyum ben………. İstanbul’um ben. Değerimi bilmeyen fanilerin sonunu en iyi yine ben bilirim”.

”İki Yeşil Su Samuru” ve ”Kumral Ada Mavi Tuna” romanları da çok ses getiren Buket Uzuner’in uzun bir çalışma sonucu hazırladığı, ”İstanbullular” romanı da çok ses getirecek, hatta günümüz klasiklerinin arasına girecekmiş gibi gözüküyor. Yazarın daha önceki romanlarını okuduysanız eğer, İstanbullular’ı da kaçırmayın derim.

Özlem Akaydın

Boleyn Kızı

Kitap Tanıtımları 36 Comments »

Mary Boleyn kraliyet sarayına geldiğinde 14 yaşındadır.

Bir anda Kral VIII. Henry’nin gözüne girmeyi başarır. Çok da büyük bir ilgi görür kraldan.

Bir yandan krala aşık olurken, diğer yandan kraliçe olmaya hazırlar kendini yavaş yavaş. Bu role iyiden iyiye kaptırır kendini. Ancak an gelir, kralın kendisine olan ilgisi azalmaya başlar. Bu noktada yeni bir rakibi vardır artık. Çok yakından tanıdığı bu rakip, kız kardeşi Anne Boleyn’ den başkası değildir.

İçinde bulunduğu durumun karmaşık bir hal aldığını fark ettiğinde, genç kız kendi kaderini kendi yönlendirmeye başlayacaktır.

İki kız kardeşin aşk ve hanedan rekabeti, Philippa Gregory tarafından kaleme alınmış.

Orijinal adı “The Other Boleyn Girl” olan Boleyn Kızı ayrıca 2007 ‘nin Aralık ayında sinema severler ile de buluşacak.

Boleyen’in iki kızını, Scarlett Johansson ve Natalie Portman Oynayacak. Natalie Portman aslında, “ Star Wars” serisinden de tanıdık bir yüz.

Boleyn Kızı Tarihi roman tutkunları için şahane bir roman olmuş.

Bir de merak konusu var tabii.

Filmi de roman kadar güzel olacak mı?

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.