Fikriye

Geçmiş Zaman, Denemeler No Comments »

Fikriye, 1916 yılında, 2. kızını da kucağına aldığında, henüz 17 yaşındaydı ve bu dünyadaki misafirliğinin sadece 12 yıl süreceğini bilmiyordu.

İstanbul Yedikule’de bir konakta otururlardı. Yüzü medeniyete dönük bir anne ve babanın iki kızının küçük olanı idi Fikriye.

Dümdüz siyah saçlara, kestane kahvesi gözlere sahip olan ablasının tam tersine, dalgalı açık kumral saçları, bembeyaz teni ve ela gözleriyle ilk bakışta dikkatleri üzerine çeken bir genç kızdı.

İbrahim Ethem ile çocukluktan beri tanırlardı birbirlerini. Pırıl pırıl bir gençti İbrahim Ethem.” Çakı gibi delikanlı derler ya” öyleydi. Uzun yıllar var ki beğenirdi Fikriye’yi, zamanla bu beğeni aşka dönüşmüştü.
Fikriye de çocukluğundan beri tanıdığı İbrahim Ethem’i gördüğünde yüreğinin daha farklı bir biçimde attığını hissetmekteydi ne zamandır.

Çocukluktan genç kızlığa adım atma yaşlarındaydı, o zamanlar erken evlendirilirdi kızlar. Evlilik kararlarını da aileler verirdi.
Babası da, çok beğeniyordu İbrahim Ethem’i “ Bu çocuk gelecek vaat ediyor” derdi de başka bir şey demezdi.

Sonunda evlendiler. Evlendikten sonra daha da çok sevdi eşini Fikriye.

Evlendikten yaklaşık 1 yıl sonra ilk kızını, kızının doğumundan sadece 11 ay sonra da ikinci kızını kucağına aldı.

İkisi de çocuklarıyla birlikte mutluydular.
Çocukluk aşkı evliliğe dönüşmüş ve meyvelerini vermişti bile ancak onların mutluluğu devam ederken, dünya gergin günler yaşıyordu.

Fikriye’nin büyük kızını kucağına aldığı günlerde, tarih ince ince yazılıyor ve dünya ilk kez 4 yıl sürecek büyük bir savaş görmeye hazırlanıyordu. Osmanlı Devleti ise sancılı bir dönemden geçiyordu.
Hayat Fikriye’ye, İbrahim Ethem ve iki bebeğe neler sunacaktı henüz kimse bilmiyordu.

Fikriye’nin kızları 4 ve 2 yaşlarında iken, eşi askere gitme kararı aldı. Gitmesinden bir gece önce ailecek güzel vakit geçirdiler. Kızlar, babalarının gideceğini hissetmişlerdi ve o gece babalarının kucağından inmek bilmediler. İki kız, öpücük yağmuruna tutmuşlardı babalarını. Fikriye, olan bitenden çok söz etmedi çocuklarına, babalarının nereye gittiğini hissettirmemeye çalıştı.

Ertesi sabah, sımsıkı sarıldı eşine, “ Bizi hiç unutma “ diyerek.
İbrahim Ethem, kızlarını öptü, karısına sarılarak, heyecanla “ Göreceksin, her şey daha güzel olacak, geçecek bu günler” dedi ve yola çıktı.

Eşinin yüzünde kararlı ve söylediklerine inanan bir ifade vardı.
Söylediklerinde haklıydı, ancak her şeyin daha güzel olmasına henüz, zorluklarla geçecek 5 koca yıl vardı.

Bu anları kızlar, -özellikle büyük kız- gelecekte hayal meyal hatırlayacak, hatırladıklarını annelerinin eski Türkçe yazdığı günlüğe benzer yazıları ile birleştirerek belleklerinde saklayacaklardı.

Gittiği yerlerden geri dönemedi İbrahim Ethem.
Uzun süre haber de alamadılar. Özlemin, merakla sarmaş dolaş olduğu bir dönemde şehit olduğu haberi geldi..

Hayata küstü, kendine küstü Fikriye. Oysa acısını yüreğinde saklamak zorundaydı. Çocukları için hayatta kalmalıydı. Üzerinde yaşadığı topraklar güzel günler görecekti. Mustafa Kemal’in askerlerinden biriydi kocası, vatanı için şehit olmuştu. Bir yanı hiç unutamadı, diğer yanı hep gurur duydu İbrahim Ethem’le.

Güzel, gösterişli, genç bir kadındı.
Herkesin dikkatini çekiyordu. Bunlardan biri de yeni taşındıkları mahalledeki en yakın komşularının erkek kardeşi Hakkı Bey’di. Görür görmez aşık olmuştu Fikriye’ye. O’nun iki çocukla yalnız kalış hikayesini dinleyince, saygı duydu, sabırla, incitmeden beklemeye başladı.

Fikriye, İbrahim Ethem’in ölümünden yaklaşık 8 yıl sonra, kendisini büyük bir sabırla bekleyen Hakkı Bey ile evlenmeye karar verdi.

Evlendiği gün, geçmişi düşündü.

Savaş çoktan bitmiş, 600 yıllık bir imparatorluk çökmüş, imparatorluğun küllerinden yepyeni bir cumhuriyet kurulmuş, her şey değişmişti.

Yıllar önce İbrahim Ethem’in söylediği sözleri ve yüzündeki o kararlı ifadeyi hatırladı, gerçekten artık “ Her şey daha güzeldi”. Oysa sevdiği adam yanında değildi ve şimdi sadece saygı duyduğu biri ile, iki kızı yanında yeni bir hayat kurmak üzereydi.

O ara uzun zamandır yakasını bırakmayan şiddetli öksürükler de başına dert olmuştu.
Narindi Fikriye, geçirdiği şiddetli soğuk algınlığının iyileşmesi uzun zaman alacaktı herhalde.

Evlendikten 1 yıl sonra hamile olduğunu fark etti. Hamileydi ama baş belası öksürük hiç yakasını bırakmıyordu.

Öksürüğün geçmeme nedenini bulmak için çeşitli tetkikler yapıldı.Bir süre sonra yapılan tetkikler sonucunu verdi. Fikriye “verem”di.

Çocuğu doğurması sakıncalıydı. İnat etti, ve o haliyle dünyaya bir kız çocuk daha getirdi. Kendi gibi, beyaz tenli bir kızdı bebeği.

Doğumdan sonra 40 gün daha direnebildi Fikriye. Bebeğinin kırkının çıktığı gün, O’nun da dünyadaki serüveni , henüz 29 yaşında iken sona erdi.
Gökyüzünde kayan bir yıldız kadar kısa sürmüştü hayatı.

Küçük kız hiç bilemedi, tanıyamadı annesini.
Yıllar önce dünyaya gelen ablaları anne oldular bebeğe.
Büyüyüp genç kız olduğu zamanlarda, “ Annem nasıl bir kadındı ?“ diye sorduğunda ablaları, “Aynaya bak, gördüğün yüz annemizin yüzüdür” dediler. Annesini hiç tanımayan kız şaşılacak derecede Fikriye’ye benziyordu.

***

Aradan çok çok uzun yıllar geçti .
Üç kız büyüdüler, evlendiler, hepsinin çocukları, torunları oldu.
Fikriye’nin ortanca kızının torunlarından biri – çocukluğundan beri anılara en düşkün olanı- , büyük anneannesinin kısacık ve hüzünlü hikayesini annesinden, anneannesinden, hatta dedesinden yıllarca hep dinledi.
O’nun anısını yaşatmak için her zaman bir şeyler yapmak istedi.

Ölümünün üzerinden yaklaşık 80 yıl geçmiş, albümlerde bir tek fotoğrafı bile bulunmayan Fikriye için ne yapabileceğini düşündü düşündü ve ortaya bu yazı çıktı.

***

Fikriye’nin büyük kızı 1986, ortanca kızı da 1989 yılında bu dünyadan ayrıldılar.
Kendine benzeyen, annesiz büyüyen küçük kız ise şimdi 80 yaşlarında.
Bu satırların yazarı 1989 yılının Aralık ayında kaybettiği- ortanca kız- anneannesini de hiç unutamadı.
Aralık ayını çocukluğundaki kadar sevmemesi de bundandır.

Aslında uzunmuş gibi görünen, bir ömrün sığdığı -hayat-larımız ne kadar kısa değil mi?
Uçsuz bucaksız bir evren üzerinde minicik bir noktayız hepimiz.

Cin Seddi’ne Uzaydan Bakmak ve Google’dan Bakmak

Merak Ettiklerim 5 Comments »

Dünya, Güneşe olan uzaklık sırasına göre üçüncü gezegen. Karasal ozellikleri goz onune alındıgında (terrestrial), gezegenler arasında hem kütle hem de çevre genişliği olarak en büyük olanı. Dünya ayrıca yerküre, gaia ve ya terra olarakta adlandırılır.

Milyarlarca tür canlı ile birlikte insanı da barındıran ve bildiğimiz kadarı ile içinde canlı olan tek gezegen. Bilimsel araştırmalar Dünya’nın 4.54 milyar yıl önce oluştuğunu ve yaşamın 1 milyar yıl önce başladığını gösteriyor. Dünyamız ozon tabakasının oluşması ile çevresinde bir manyetik alan oluşturmuştur ve bu manyetik alanın zararlı radyasyon ışınlarını engellemesi ile yaşam başlamıştır. Dünya, termosfer katmanının 20nci kilometresindeki, yani tam olarak yeryüzünden 100 km yükseklikteki Kármán hattı ile uzaydan ayrılır. (FAI)

Yani uzay’dan bakmak dediğimiz kavram, yeryüzüne 100km uzaklıktan bakmak anlamına geliyor. Her iki Çin Seddi ile ilgili yazımda da insanlar Google Map ile Çin Seddi’nı rahatça görebildiklerini ve Seddin uzaydan gözükebildiğini iddia ediyorlar. Ancak gerçek şu ki Google Map Dünya’ya 20metreye kadar yaklaşabiliyor. Yani siz Google Map ile Çin Seddine 20 metre yükseklikten bakıyorsunuz, ve buna rağmen, her ne kadar gözüküyor olsa da, hala görmekte sıkıntı yaşıyoruz.

Sizden ricam bana hakarete varan yorumlar göndermeden önce (Bu sırada hala anlayabilmiş değilim neden Çin Seddi’ni uzaydan göremediğim için bu kadar saldırıya uğruyorum) Google Map’de sol üst köşedeki zoom yapmanızı sağlayan barı aşağıya doğru indirip, sol alttaki mesafe göstergesini 100km’ye getirin. Eğer şu anda Çin Seddi’nı görebilyorsanız ve gördüğünüz şeyin Çin Seddi olduğundan emin iseniz buraya mesaj atıp koordinatlarını gönderiniz.

Ilgili yazılar;
Çin Setti Uzaydan Gözükmüyor
Çin Seddi Neden Aydan Bakılınca Gözükemez

Fikir Hırsızlığı

Merak Ettiklerim, Cesitli Olaylar, Guncel No Comments »

Hırsızlığın bin bir çesidi var. Ama beni en çok üzeni, en çok sinirlendireni bir insanın fikirlerinin ve emeğinin çalınması. Bunlar insana “keşke paramı çalsaydın” dedirtiyor. Burada linkini yayınlayıp bir de herşeyin üzerine reklamını yapmak istemediğim bir websitesi, A’dan Z’ye benim burada bazen saatlerce uğraşıp yazdığım yazılarımın aynısını, en ufak bir değişiklik yapmadan, kendi sitesine koyup rant yapmaya çalışıyor. Bir de kendisine email gönderip neden “hırsızlık” yaptığını sorunca, yavuz hırsız ev sahibini kovar misali üste çıkıp “Sen rica etsen ben senin adını, senden aldığım yazılarının (”çaldığın”) her satırın altına koyardım” diyor sanki bana kıyak yapıyormuş gibi. Otur benim harcadığım kadar hem Linux öğrenmek için, hemde bu yazıları yazmak için zaman harca, ondan sonra kendi emeğine kendi yazdığın yazının altına onurunla koy. Ancak kendisi yaptığı şeyin hırsızlık olduğunun bile farkında değil. Bir şekilde bize burada cevap verse ona göre ortada ayıp olan, hatta hırsızlığa girecek hiç birşey yok.

Ben insanların emeklerinin çalınması ile parasının çalınması arasında hırsızlık düzeyinde herhangi bir fark göremiyorum. Söz konusu site hakkında yasal işlem zaten başlatıldı, ancak maalesef Türkiye’de bu konular ile ilgili yasaların tam oturamamış olmasından dolayı kendisine Türkiye içinde bir yaptırımımız olamıyor. Ben Amerika’da yaşadığım için Amerikan yasaları ile gerekli işlemleri yaptırıyorum. Umarım bir gün Amerika’ya gelmek için vize almaya çalışırda o zaman bu konunun önemini daha iyi kavrar.

Elbette burada yazılanlar insanlara bir derece de olsa bilgi ve ya bir fikir verebilmek için yazılmış yazılardır ve ben bu yazıların çok daha fazla insana ulaşmasını istiyorum. Tek ricam, benim de diğer sitelerden bazı paragrafları alırken yaptığım gibi, site sahibine bir email atmanız ve bu yazıyı nerede kiminle paylaşacağınızı belirtip izin istemeniz. Ben kendi adıma, benden izin alındığı sürece, yazılarımın bir çok yerde benim imzam ile paylaşılmasından zevk duyarım. Ayrıca unutmayınız ki burada ki yazıların tamamı Creative Commons şirketi tarafından tescillidir ve izinsiz alınan yazılar için hukuki işlem başlatılabilir.

Tuncay Terzihanesi

Kitap Tanıtımları No Comments »

Neden ilgimi çeken bir sanatçı olmuştur hep Sunay Akın?
Neden şiirlerini, denemelerini, televizyon programlarını aynı coşkuyla okur ve izlerim?
Neden kitaplığımda ayrıca bir Sunay Akın köşesi vardır?

Kendime sorduğum bu soruların yanıtı o kadar çok ki.
O çok seçenekli yanıtlar arasından kendim için en önemlisini bulamıyorum bile.
Yanıtların arasından seçim yapamıyorum.
….

Elimde “ Tuncay Terzihanesi” var. Sanatçının son kitabı.
Yine Çınar Yayınları’ndan ve ekim 2007 ‘de basılmış.
Geç kalmışım okumaya, olsun hiçbir şey için geç kalınmışlık yoktur. Okunmamış her kitap, ne kadar eski olsa da yenidir bana göre.

“Trabzon’un en ünlü terzilerindenmiş Tuncay Bey. O kadar ünlüymüş ki O’nun diktiği elbiseye sahip olmak isteyenler araya hatırı sayılı insanları sokarlarmış.
Bir gün 17 yaşında bir genç kız girmiş Tuncay Bey’in dükkanından içeri.Ceket diktirmek istemiş genç kız. Ölçüyü özenle almış Tuncay Bey, bordo renkli 3 düğmeli bir ceket dikivermiş genç kıza yine aynı özenle…

Bordo ceket kitabın da kapağını süslemiş ve şu an “ Oyuncak Müzesi”nde sergilenmekteymiş.
Bordo ceketin üzerindeki üç düğmenin çok özel bir sırrı varmış.Bu sırrı öğrendikten sonra sabırsızlıkla ilerlemeye devam ediyorum kitabın sayfalarında.

Kitabı çoktan baş ucu kitabım yapmışım bile.
Coşkuyla çeviriyorum her bir sayfayı .
Tuhaf; bu kitabı elime aldıkça çocuk sevinçlerim sıraya giriyorlar, kaplıyorlar yüreğimi birbirleriyle yarışarak

Bitmesin diye ağır ağır okuyorum, bu arada ilginç bir ikilem de yaşıyorum kendimce; bir sonraki satırda ne var diye merak ettiğim için, fırsat bulduğum her yerde bir iki cümle okuyayım diye çantamda taşımaktan da geri kalmıyorum kitabı ve devam ediyorum sayfalarında ilerlemeye.

“Anne karnında suda bekledik 9 ay on gün… Ve doğarak, bir batıktan kurtarılacak en güzel hazine olan insanı sunduk yaşama… “Topraktan geldik toprağa döneceğiz” deniliyor… Sudan geldik oysa… Bunun en güzel kanıtı da hâla sudan nedenlerle birbirimizi kırmamız, incitmemiz değil midir?”

Nasıl iyi geliyor bu cümleler… Kırgınlıklarımı suların derinliklerine atmak ve unutmak istiyorum. Suyun derinliği çekici geliyor gözlerime. “Hayat da okyanus derinliğinde mi”? diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de sığ sular gibidir hayat. Yaşayıp giderken; birbirimizle olan ilişkilerimizde birbirimizi kırmak için bulduğumuz sudan sebeplerin sayısına bakacak olursak…

Zaman Makinesi’ne binmiş, zamanda yolculuk yapar gibiyim.

“ İkinci dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, bayraklarla donatılan konsolosluk binalarının yanından geçen Rikkat Hanım, ellerinden tuttuğu iki oğluyla birlikte, Cihangir’deki evlerinden Taksim Parkı’na doğru yürümektedir. İki çocuğu da savaş yıllarında doğmuştur Rikkat Hanım’ın. Bu yüzden eşi İsmail Hakkı Bey’le ilkine Savaş, ikincisine Barış adını koyarlar. Büyük oğlu Savaş bayrakları göstererek sorar “ Bu gün bayram mı anne?” “ Hayır “ der Rikkat Hanım. “ Barış Günü”… Bu yanıt üzerine Savaş kardeşine döner: “ Sana oyuncaklarımı vereyim, adını bana ver”.

7’den 77 ‘ye hepimizin çok sevdiği zamansız aramızdan ayrılan ünlü sanatçımızın çocukluğundan küçük bir anı konuk olmuş Tuncay Terzihanesi’nin sayfalarına, çocuk gözlerde bile savaş ve barışın anlamını hatırlatıyor. Barışı hiç bilmeyen, doğrudan savaşın içine doğan Filistin’li çocukları hatta ülkemin topraklarının Güneydoğu’sunda doğup büyüyen, bomba sesleriyle oyunlar kuran, silahı oyuncak sanan çocukları düşünüyorum. “Hey barış niye bu kadar uzaksın?” Peki sen “Barış”, niye bu kadar erken gittin?

“ İbrahim Müteferrika 1720’lerde matbaayı kurduğunda Avrupa yaklaşık iki yüzyıldır kitap okuyordu… İlk matbaadan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen iki yüzyıllık zaman diliminde basılan kitap sayısının kırk bin civarında olduğu söyleniyor. İki yüz yılda kırk bin kitap!.. Günümüzde bir kitap neredeyse bu sayıda basılıyor. Yani, matbaanın ülkeye gelmesi kitap okuduğumuz anlamını taşımıyor. Biz, 1923 devrimiyle birlikte kitap okumaya başlayan bir milletiz.”

“ Tutuklansa yurdumdaki
Böceklerin hepsi
diğerlerinden ayrı
bir hücreye konur
kitap güvesi ”

“Neden Sunay Akın ve O’nun eserleri, yaptıkları bu kadar önemli benim için?” diye sorduğum sorunun cevaplarından belki de en önemlisini yanıtlıyorum kitabı bitirdiğimde: “ Sunay Akın olmak kolay değil de ondan.

Veda

Kitap Tanıtımları No Comments »

Her şey yerli yerindeyken ve hayat yolunda gidiyormuş gibi gözükürken, hatta kendimize göre kurulu şahane bir düzenimiz varken, taşlar yerinden oynarsa; örneğin, yaşadığımız ülke, dünya ülkeleriyle girdiği savaşı kaybederse, yaşadığımız şehir, düşman kuvvetleri tarafından işgal edilirse ve her şeye rağmen, ülkeyi yönetenlerin, en iyisini yapacağını/yapması gerektiğini düşünmeye devam edersek, bizi neler bekler hiç düşündük mü?
Ters giden bir şeyler varken, hayat yolundaymış gibi nereye kadar yaşanabilir?
Acaba, günün birinde, istemeyerek de olsa, yaşadığımız toprakları terk etmek zorunda kalır mıyız?
Bu durumda katlanacağımız sonuçlar nelerdir?
Gitmek mi daha zordur yoksa kalmak mı?
****
Yıllar önce, 1. Dünya Savaşı bitmiş, İstanbul işgal edilmişken, Beyazıt’ta eski bir konakta yaşayanlar tam da bu düşünceler içinde hayatlarına devam etmektedirler.
Ülkede yaşananların yolunda gitmediğini fark etse de padişaha gönülden bağlı, son Osmanlı Meclisi’nin Maliye Nazırı Ahmet Reşat Paşa ve ailesinin yaşadığı konaktaki insanlar, -özellikle kadınlar-, içinde bulundukları durumun vehametinden habersiz, yaşanmakta olanları görmezden gelmektedirler…

Oysa hayatın konakta yaşayanların her birine ayrı ayrı sunacağı sürprizleri olacaktır.
Roman, üç önemli kadın kahraman ve bunlardan ikisinin gölge gibi hayatlarının peşinde olan yaşlı bir kadın kahraman üzerine kurgulanmış.
Azra Ziya, Behice, Mehpare ve Behice ve Mehpare’nin bir şekilde hayatlarına müdahale eden/edebilen Saraylı Hanım.
Yazar romanı kurgularken, çağdaş, vatanı uğruna her şeyi göze alarak aşkı geri plana itebilen kadın kimliğini Azra Ziya’ya, eşine çocuklarına bağlı, tek amacı, eşine iki kız evlattan sonra erkek çocuk vermek olan, yüzünü batıya dönmeye çalışırken geleneklerinden kopamayan, batılılaşma isteği ise özentiden ve taklitten öteye gidemeyen Maliye Nazırı eşi kimliğini Behice’ye, Osmanlı geleneklerinden kopamayan, padişahtan ve saraydan ayrı düşünmeyi asla kabul etmeyen kadın kimliğini ise Saraylı Hanım’a yüklemiş. Bu kadınlar içinde cesareti ile ön plana çıkan, vatanı ve sevdiği adama olan aşkı için her şeyi göze alabilecek cesur kadın kimliğini ise Mehpare üstlenmiş.
Veda, okurların dikkatini iki tür insan tipiyle çekmeyi başarıyor:
Bir yanda Milli Mücadele için canlarını tehlikeye atmaktan korkmayan ve Anadolu’ya yer altından bile silah kaçırmaya çalışan yürekli insanlar, öte yanda İstanbul Hükümeti’nin hâla bir şeyler yapabileceğine inanan, - esir şehir-de yaşamlarını devam ettirmeye çalışan ancak işgal kuvvetlerinin havai fişek atışlarıyla yeni yıl kutlamalarını bile bomba sesleri sanarak bulundukları yerlere sığınmaya çalışan ürkek insanlar.
Ayşe Kulin, çok ses getirecek ve polemiklere neden olacak bir roman ile okurlarının karşısına çıkıyor.
Veda, diğer adıyla – Esir Şehirde bir Konak- aslında bir üçlemenin ilk kitabı olarak tasarlanmış.

İşgal yıllarının İstanbul’u ile başlayan Veda’yı, ikinci kitap izleyecek.
İkinci kitap esir şehirdeki konağın sahibi Ahmet Reşat’ın ülkesine dönmesiyle başlayıp 1940’lı yıllara kadar devam edecek. Son kitap ise günümüze kadar ilerleyecek.

Benim kitap hakkındaki yorumum mu?

O dönemlerde yaşamış olsaydım, İstanbul’un işgaline dayanamaz ve çoktan Anadolu yollarına düşmüş olurdum. Bu nedenle kitabı tanıttım ama yorum yapmıyorum.

Turk Siyaseti’nin Gulen Yuzu

Guncel No Comments »

Yine akşam üzeri, yine iş çıkışı, yine yoğun ve yorgun bir gün sonu.

Günlük telaş içinde koştururken televizyonlar, radyolar çoktan haberi vermiş de ben duymamışım.

Her akşam olduğu gibi, üzerimizde akşam telaşı ve ben televizyonda, yıllardır kişiliğine büyük saygı duyduğum o özel insanın vefat ettiğini öğreniyorum.

“ Erdal İnönü’yü kaybettik.”

Evet biliyorum hastaydı, tedavi görüyordu ama bu kadar çabuk mu diye sordum kendime.

İnsan kişiliği ile saygı duyduğum değerli bir devlet ve bilim adamıydı O.
Sahip olduğu soyadının altında ezilmeyen, sıradan bir vatandaş gibi yaşamaya özen gösteren, fiziğe gönül vermiş, politikayı pek sevememiş, omuzlarda taşınmaktan asla haz etmeyen halktan, halkın taa içinden biriydi.

Tüm bunları düşünürken oğlum yanıma geldi.

Gözlerimden bir iki damla yaş düşmüş farkında değilim, oğlum fark etmiş.

Çocuk saflığı ile sordu bana “ Annecim, yine kim öldü?” – Alıştık ya bu ara şehit haberlerine ağlamaya, çocuk aklı işte-

“ Erdal İnönü anneciğim “ dedim.

Tanımıyor tabii henüz 4 yaşında bir çocuk O.

“ O kim anne?” diye sordu.

Yanağını okşadım oğlumun.

“ Türk Siyaseti’nin gülen yüzüydü “ dedim ve devam ettim:

“Şimdi anlatsam da anlayamazsın ama büyüdüğünde tanıyacak, anlayacak ve seveceksin. Ne yazık ki şansızsın yavrum, O’nunla aynı dönemi paylaşamadın” dedim.

Türk Ulusu’nun ve değerli ailesinin başı sağ olsun, ışıklar içinde uyusun.

En Buyuk Cosku ve Bir Ani

Guncel No Comments »

Her yıl 29 Ekim geldiğinde Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken ulu önder Atatürk’ün 28 Ekim günü kurmaylarıyla yaptığı konuşmadaki o cümleler gelip yerleşiverir aklıma: “ Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.”

Bu cümle, emperyalizm karşısında dünya tarihinde alınan tek zaferin kahramanları olarak tarihe geçen bir ulusun yaşadıklarının ve bir enkazdan yeni bir ulus doğmasının özetidir sanki.

Savaşı kazanmak yetmeyecektir. Asıl zafer, eğitimle, ekonomiyle, kılık kıyafetle her şeye yeni baştan başlandığında gerçekleşecektir.

* * * * * * *

Atatürk’ü düşündüğümde bir de çok eski bir aile dostumuzdan defalarca dinlemekten bıkmayacağım bir anı düşer aklıma: “Şu anda seksen yaşında olan aile dostumuz o dönemlerde 9 -10 yaşlarındadır.

Yaz aylarında arkadaşları ile birlikte Moda açıklarında denize girmektedirler.

Yine böyle bir gün Savarona Yatı’nı ve yatın içinde içinde Atatürk’ü görürler.

Hep birlikte Ata’larını görmek için Savarona’ya doğru yüzmeye başlarlar.

Çocukları görünce yatta da hareket başlar.

Çocukların Savarona etrafına gelmesini görevliler engellemek isterler. Bu fikre şiddetle karşı çıkar Atatürk.

Çocuklara engel olunmamasını ister. “O çocuklar bizim geleceğimiz” der.

Görevliler hiçbir şey yapamaz çocukların yüzmeleri engellenmez. “

Şimdi ülkesinden uzaklarda yaşayan bu aile dostumuz ile ne zaman bir araya gelsek, o bu anıyı anlatmaktan, ben de dinlemekten hiç bıkmam ve istisnasız her defasında ikimizin de gözlerimizde yaşlar vardır.

Emperyalizm karşısında Türk Ulusu’nun aldığı galibiyet ve Cumhuriyetin ilanı ulusça bize kalan en değerli emanettir.

Hangi koşulda olursak olalım, birlik beraberlik içinde olup; ele ele tutuşup kenetlenerek
emanetimize sahip çıkalım. 84 yıl önce ve daha da öncesinde yaşanan o “zor yılları” hiç unutmayalım.
Karşılaştığımız ve karşılaşacağımız zorlukları aşmamız böylelikle daha olur belki.

Yüreklerimizdeki o en büyük coşku hiç tükenmesin.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Atamız ve bu ülke uğruna canlarını fedan eden şehitlerimiz rahat uyusunlar..

Doğum, ölüm, savaş, acı ve gözyaşı

Guncel No Comments »

“Doktora kontrole gittiğimde, kendi vücudumdaki değişikliğin yeni başlangıçlara sebep olacağını aklıma bile getirmiyordum.
Ultrasonda kalp atışlarını dinlediğimizde doktorum da ben de sevinçten ağlıyorduk, Yıllardır beklediğimiz bebek 9 yıl sonra yola çıkmış geliyordu.
Sonradan “ anneliğin en kolay kısmı” diye adlandıracağım hamilelik dönemimde bebeğimi kaybetme tehlikesi yaşadığımda da çektiğim kaybetme korkusuyla karışık acıyı asla unutmam mümkün değil.

Doğumdan sonra, biri – kardeşimdi sanırım- kulağıma, “Çok şeker bir oğlun oldu” demeseydi belki uzun süre kendime gelemeyecektim.

Sonrası malum şeyler. Her annenin yaşadığı konular.
Zaman çabuk geçiyor. Bu gün oğlum 4 yaşını doldurdu. “

Bunları yazmaktaki amacım, durup dururken oğlumun doğum hikayesini anlatmak değil.
Sabah gözümüz açar açmaz aldığımız o acı haber.

Oğlumla Pazar günü oyunlarımızı oynarken, ailecek neşeyle pazar kahvaltılarımızı yaparken aldığımız acı haber.

16 şehit, 16 yaralı, 13 kayıp.

Bu gençlerin önce annelerini sonra ailelerini düşünüyorum.

Elimde değil empati yapıyorum.

Neler yaşadılar acaba anne olacaklarını ilk öğrendikleri an, doğum sırasında, doğumdan sonra ve çocukları büyürken neler yaşadılar?

Ne umdular ne buldular hayattan?

Nasıl bir acıdır bu?

Neyle tamir edilir?

Ne unutturur?

İnsan hayatı bu kadar ucuz mudur?

Bin bir zorlukla dünyaya getirilen, gözlerinin içine bakılarak büyütülen çocukların hayatları 20 yaşında nasıl bitirilir?

Hiç kimseye yakışmayan ölüm 23 yıl boyunca bu çocuklara nasıl yakıştırılır?

Ben önce anne ve sonra insan olarak bu soruların yanıtını bulamadım, bulamayacağım.

Ulusumuzun başı sağ olsun.

Yarım Kalan Aşk ve Aşkın Gücü

Kitap Tanıtımları No Comments »

Ne yazarı tanıyordum, ne de kitabın adını daha önceden duymuştum.

Yıllar önce, kitap raflarından rast gele çekip almıştım okumak için.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı ilginçti.

Yazarın adına baktım hemen; “ Marc Levy”.

Kitabın adı; “ Keşke gerçek Olsa”.

Bir solukta okutmuştu kendini.

Değişik, okuru bir anda içine çeken bir kurgusu vardı:

Lauren başarılı bir doktordur.

Geçirdiği trafik kazası sonucu bitkisel hayata girmiş ve çalıştığı hastaneye yatırılmıştır.

Bedeni hastanede yaşam mücadelesi vermekteyken, üstelik doktoru ve annesi durumun kötüye gidişinden ötürü otenazi yapılmasını isterken, Lauren’ın ruhu bedenini hastanede bırakıp, yaşadığı evinde geziye çıkar. Oysa evin sahibi değişmiştir. Ev artık Arthur adlı bir mimara aittir.

Peri masalı tadında devam eden romanda, ilerleyen sayfalar içinde Lauren’ın ruhu ile Arthur evin içinde birlikte yaşamaya başlarlar, doğal sonuç olarak Lauren’ın ruhu ile Arthur arasında bir yakınlık doğar.

Arthur Lauren’in hayatta kalması için elinden gelen her şeyi yapar ve sonlara doğru Lauren verdiği yaşam mücadelesinden galip çıkar.

Görünürde aşk kazanmıştır, Arthur, aşkının gücü sayesinde Lauren’ın hayatını kurtarmıştır, ancak romanın finalinde Arthur’u çok farklı bir sürpriz beklemektedir.

Lauren’ın ruhu bedeniyle buluşunca Arthur’u hatırlamaz.

Roman eski olduğu için ve sonrasında filmi de çekildiği için, klavyeme hakim olamadım romanı anlatıverdim, zaten asıl tanıtmak istediğim “ Keşke Gerçek Olsa” ya bağlı bir başka roman.

Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları Marc Levy’nin yeni romanı “ Sizi Tekrar Görmek” i okurlarla buluşturdu.

Roman “Keşke Gerçek Olsa”nın devamı.

Keşke Gerçek Olsa’yı bir solukta okuyanlar ya da filmini izleyenler, yazarın yeni romanını da aynı heyecanla okuyacaklar. Romanı fazla anlatmadan minik bir ip ucu verelim. “Keşke Gerçek Olsa” da bu sefer roller tersine dönüyor. Okur, aşkın gücünü sorguluyor.

Marc Levy’nin okurun alıştığı üslubuyla, tadını kaçırmadan, sayfalar içine aşk, entrika ve gizem serpiştirerek kurguladığı yeni romanı da kısa sürede çok satanlar listesinde yerini alacak gibi görünüyor.

Meraklısı için bir de hatırlatma yapmak, isterim; Marc Levy geçtiğimiz günlerde Türkiye’deydi. İzmir ticaret Odası’nın konuğu olarak ilk önce İzmir’de ağırlanan yazar daha sonra okurları ile 29.9.2007 cumartesi günü saat 16:00’da Erenköy D&R’da okurlarıyla buluşup kitaplarını imzaladı.

Anne Kedi ve Kaybolan Yavrusu

Guncel No Comments »

Görende, aslında kar gibi beyaz olduğu halde, bakımsızlıktan griye dönüşmüş tüyleri ile sevgiyle karışık acıma hissi uyandıran sıradan bir sokak kedisiydi o.

Mahalledeki çocuklar sayesinde karnını doyuruyor ve yaşamını sürdürüyordu.

Sokak kedisiydi ama kediler için yakıştırılan nankör kelimesinden uzak, kendine yiyecek ve biraz da sevgi veren herkese sanki minnet duyacak davranışları vardı.

Geçtiğimiz aylarda hamile kaldı.

Çok geçmeden doğadaki anne adayı memeli her dişide meydana gelen değişiklik onda da ortaya çıktı. Kilo almaya ve memeleri sütle dolmaya başladı. Memelilerin insan olan dişi neslinde kimi zaman hamilelikte meydana gelen, psikolojik rahatsızlar – hamilelik sendromu, doğum sonrası bunalımı – onda da oluştu mu ya da oluşur muydu ya da hangi erkek kediden hamile kaldığını bilmediği yavrularını dünyaya getirmek istiyor muydu?

Aynı dili konuşmadığımız için bilemedim.

Bildiğim ve gözlemlediğim, kısa bir süre sonra tek başına, bir arabanın arkasında, sokakta 3 tane minik yavru kedi dünyaya getirdiği oldu. Bir de yavrularını sahiplenişi.

Ne mahalledeki çocukları ne de başka birini yanına yaklaştırmadı uzun bir süre.

Sabırla, özenle emzirdi onları. Anne olarak doğadaki görevini yapıyordu işte ve o sadece dişi nesle bahşedilen koruma güdüsüyle yavrularının yanına kimseyi yaklaştırmıyordu. -Aklıma oğlumu kucağına aldığım ilk dönemler geldi. Bizim mahallenin rengi beyazdan griye dönmüş kedisi gibiydim ben de. Sanki bebeğimi benden başka kimse daha iyi tutamaz, ona kimse benden daha iyi bakamaz gibi geliyordu o ara.-

Bir sabah günlük gazetemi almak için sokağa çıktığımda bizim kediyi acı acı bağırırken buldum.
Çaresiz bir şekilde miyavlıyor, özellikle arabaların altlarını ve etrafını kokluyordu.

Yavruların bulunduğu yere gittiğimde, üç yavrudan birinin olmadığını gördüm.
Bizim kedi yana yakıla, ağlamaya yakın bir miyavlamayla, kaybolan yavrusunu arıyordu.
Birileri mi almıştı yavruyu yoksa başka bir şey mi olmuştu?
Bilemedik.

O anda kedinin gözlerinde gördüğüm acıyı uzun bir süre unutamadım.

Anne kedinin yaşadıklarını aklıma, birkaç gün önce okuduğum bir haber getirdi.
“Bir anne evlilik dışı dünyaya getirdiği 10 günlük bebeğini arkadaşlarıyla birlik olarak döve döve, tekmeleyerek öldürdü.”
Okuyunca ürperdim. Neye üzüleceğimi şaşırdım.
18 yaşındaki bir genç kızın girdiği evlilik dışı ilişki ya da ilişkilere mi, dünyaya gelen bir “canın” yaşama hakkının hem de annesi tarafından elinden alınmasına mı, yoksa çöken ahlâk değerlerimize mi üzüleceğimi şaşırdım.

Ne diyeyim, sokakta doğurduğu yavrularına sahip çıkan bir kedi kadar olamıyor bazen bu “düşünen hayvan” dediğimiz insanoğlu!!!. Üstelik bundan yedi yıl önce gelmesini merakla beklediğimiz 2000’li yılları yaşarken!!!

Entries RSS Comments RSS Giriş

Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
Bu sitedeki bütün yazılar
Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 United States
altında tescillidir.